İran kişisel

Son dakika gelişmesine göre İran'da Tahran ve Fars eyaletine bağlı tüm kentlerde 103 gün aradan sonra maske ve kişisel seccade şartıyla cuma namazı kılınacağı bildirildi. İran'da Tahran ve Fars eyaletine bağlı tüm kentlerde 103 gün aradan sonra maske ve kişisel seccade şartıyla cuma namazı kılınacağı bildirildi. İran devlet televizyonunun haberine göre, Tahran Cuma İmamları Politika Belirleme Konseyi Başkanı Hüccetülislam Mahmud Seyyah, Tahran eyaletine bağlı tüm kentlerde 12 Haziran'da ... İran'daki Türklerin simgesi, 35 milyon ile en fazla Türk taraftara sahip takım: Tractor FC İran'ın devam eden istikrarsızlaştırma faaliyetleri göz önüne alındığında, bunun bölgesel güvenlik açısından tehlikeli sonuçları olabilir.” Roscoe ayrıca, Ekim ayında sona erecek olan silah ambargosu konusunu ele almak için nükleer anlaşmanın geri kalan katılımcıları ile çalışmaların devam ettiğini açıkladı. AFP’nin örgütten aktardığınagöre, geçen nisan ayından bu yana “İran hapishanelerindeki kişisel hijyen koşulları iyileşme göstermek yerine daha da kötüye gitti. Anlaşıldığı kadarıyla, bütçe yetersizliği yüzünden soruşturmaya konu olan birçok cezaevinde yetkililer sterilizasyon çalışmalarını durdurdu.” Azerbaycanlı gençler Psikoloji ve Kişisel Gelişim kitaplarını Türkiye Türkçesinde okumayı tercih ediyor. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebulfez ... İran'ın söz konusu anlaşmaya en üst düzeyden sert ve tehdit içerikli tepkiler vermesi üzerine BAE yönetimi, anlaşmanın İran ile ilgili olmadığını açıklamıştı. Buna rağmen ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O'Brien, dün Abu Dabi'de yaptığı açıklamada, BAE ve İsrail ile birlikte İran'a karşı ortak cephe ... İran gezi hazırlıkları kapsamında 2014 yılında İran'a planladığım gezinin hazırlık aşamaları. İran gezilecek yerler, İran'a nasıl gidilir? Otobüs ile İran gezisi ve sınır geçişi hakkında bilgiler. İran'a bir gezi düşünüyorsanız mutlaka kişisel deneyimlerimi içeren yazıyı okuyun, merak ettikleriniz sorun. İran'ı keşfet! Bu film ile İran’da En İyi Film ve En İyi Senaryo Ödülünü aldı. Ardından Güvercin Hırsızları (2018) filminin yapımcılığını Turgay Şahin ile birlikte yaptı. Film, dünya Prömiyerini Saraybosna Film Festival’inde yaptı. İran'da yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 141 artarak 20 bin 643'e yükseldi. Haber Merkezi 23 Ağustos 2020, 13:07 Son Güncelleme: 23 Ağustos 2020 ...

Nazi Almanyasının basınının Atatürk hakkında yazıları -2

2020.08.28 15:16 ferrarisinisatangenc Nazi Almanyasının basınının Atatürk hakkında yazıları -2

Roland Strunk’un 25 Ağustos 1935’te “Avrupa Kapılarında” adıyla kaleme aldığı makale, Atatürk hakkında ikinci yazıyı oluşturmaktadır. Özel bir röportaj için Doğu ülkelerine seyahat eden yazar, Türkiye’de de bulunmuş ve Atatürk’ün Türkiye’de neleri başardığını ve İslam dünyasına örnek oluşunu şu şekilde açıklamıştır: “Kemal Paşa, gerçek bir liderin cesareti ve gücüyle halkını Triyanon Antlaşması’nın2 karamsarlığından kurtarıp tahmin dahi edilemeyen bir birlik sağlamıştır…Onun yolu diğer İslam dünyası için…örnek olmuştur.” (VB, 25.08.1935)
VB, Atatürk’e karşı düzenlenen başarısız bir suikastı konu edinen 19 Ekim 1935 tarihli haberde, Türk gazetesi Tan’a dayanarak suikast planı hakkında bilgi sunmakta, ancak bir yorumda bulunmamaktadır. VB’nin 12 Kasım 1935 tarihli “Yeni Türkiye ve Lideri” adlı röportajında Atatürk’ün kişisel özelliklerinin Türkiye’nin kurtuluşunda oynadığı rol şöyle ifade edilmiştir: Şu üç özellik Kemal Atatürk’ün, yok olmaya mahkûm bir milleti kurtarma ve yeniden yaratma mucizesi göstermesini, son noktasına kadar her şeyi elinden alınmış bir halkta sarsılmaz ve inançlı bir direnç gücü oluşturmasını ve tüm dünyaya rağmen bu imkânsız, hatta cüretkâr görünen bir görevi cesaret etmeyi düşünmesini sağlamıştır: Bir matematikçinin ince ve kesin hesaplama gücü, bir komutanın cesur atılganlığı ve bir hayat filozofunun bilge sınırlılıkları. Bu üç özellikle birlikte, kâhin bilgeliği ve tüm bunları takip eden ve sadece bunlarla bağlantılı olarak izah edilebilen olaylar, Onu bugünkü olduğu kişi yapmıştır: Bir milletin yaratıcısı, yenilikçisi ve lideri.Gelibolu’nun savunması ile şöhret kazandı, savaştan meşhur bir general olarak çıktı. Etkinliği…asıl şimdi başlıyordu. Bu etkinliği, fanatik derecede vatansever bir subay olarak durumu tam olarak kavradığında ve ülkesinin yanlış yolda olduğunu hissettiğinde başladı, ancak ne yapacağını bilmiyordu…barış görüşmelerinde, yetkili büyük devletlerden her biri Türkiye’yi bir diğer ülkeye karşı bir değer faktörü olarak oynayacak, komşularının azınlık taleplerini arttıracak, Türkiye’yi Avrupa’dan atacak, hatta tüm İslam âleminin yıkılışı ve yok oluşuna neden olacak şekilde dış politikada durum, karışması gerektiği kadar karışmıştı.Kemal’in en büyük kazancı, imkânların sınırlarını net şekilde kavraması ve hedeflerini ulaşılabilecek çerçevede belirlemesiydi. Hiç tereddüt etmeden, vaktiyle Asya’ya ve Avrupa’nın yarısına hükmetmiş gösterişli Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden oluşturulması fikrinden vazgeçti ve sadece Türk toprakları üzerinde…bir Türk devleti kurmayı düşündü. Yavaş ve adım adım bu yolda şöyle ilerledi: Kurtuluş, yabancı olana karşı direnç ve milliyetçilik düşüncesini tabandan tavana tüm halka yaymak ve inanılmaz fedakârlıkla başarılanlar sayesinde nihai sonuca ulaşmak. Türk İstiklal Savaşı için bir ordu değil, bir millet savaştı. Ülkesinde silahlı mücadele ile birlikte dayanıklılık, sabır ve entrika gerektiren siyasi mücadele söz konusuydu. Bu mücadele, bin yıllık geleneğe, ayakta kalmış ve kökleşmiş dünya görüşüne, Saltanata ve Halifeliğe karşıydı.Dünya…devletin değişmesi ve yeniden inşası yönünde mantıklı ve son ayrıntısına kadar düşünülmüş olan Kemal’in reformlarına ve bunların kayıtsız şartsız kabul edilişine hayret etti. Bu çok cesur görünen ve emir tarzında ortaya atılan yenilikler başarılı oldu. Çünkü lidere karşı kayıtsız şartsız bir inanç vardı ve diğer yandan da çürümüş bir ideolojinin yerine yeni, milli ve halka özgün bir ideoloji yer aldı. Türkiye devlet olarak da önemli bir yere ulaştı. Avrupa'daki toprakları, Balkan Birliği’ne katılımı, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ile ittifakı, Türkiye’yi Avrupa politikasının bir faktörü haline getirdi.Asya devletleriyle ilişkiler kuruldu, Irak, İran ve Afganistan ile ittifak yapıldı. Türkiye, İstiklal Savaşı döneminden kaynaklanan Rusya ile olan sıkı ilişkisine rağmen Bolşevizm’in etkisinden korundu. Bir Akdeniz ülkesi olarak Doğu Akdeniz’de yaklaşan çatışma karşısında gerekli tedbirleri aldı.
submitted by ferrarisinisatangenc to KGBTR [link] [comments]


2020.05.28 06:56 bipobat Hazır erken seçim polemikleri varken; oldu da iktidar değişti, ekonomi kurtulur mu?

Yazdığım ilk iki yazının ardından biraz zaman geçti farkındayım ama gündemin durulmaması ve inanılmaz iş yoğunluğum nedenleriyle elim bir türlü gitmedi. Umarım özellikle bu konuları merak eden arkadaşlar bu yazıya erişim sağlayabilir, arada kaybolup gitmez. Birazdan yazacaklarımı yazarken kişisel siyasi görüşümü çok karıştırmadan, olmuşları ve olabilecekleri, akademik eğilim olarak post-modern bir akış açısı ile ele almaya çalışacağım. Tamamiyle sizin fikirlerinizi yansıtmayabileceği gibi, ben ne dersem doğrudur gibi bir tripte de olmadığımı bilin. Bunu tamamiyle kafa boşaltmak ve bu konulara ilgi duyanları teşvik etmek adına yazıyorum.
İlk yazıda bir erken seçim ihtimaline değinmiştim. Son dönemde bunu desteklediğini düşündüğümüz bir eylem gerçekleşti ve Erdoğan yeni bir "gönül seferberliği" başlatılmasını istedi (Link: https://www.hurriyet.com.tgundem/cumhurbaskani-erdogan-duyurdu-yarindan-tezi-yok-yeni-bir-gonul-seferberligi-baslatiyoruz-41524421 ). Bu her ne kadar erken seçim kapılarını aralıyor gibi görünse de henüz bunu söylemek için erken. Son yıllarda, başkanının bir siyasi partiye aşırı yakınlığını tasvip etmesem de, güvendiğim birkaç araştırma firmasından biri olan Avrasya Araştırma da Erdoğan'ın şu anki oy oranı ile baskın bir seçimde dahi kazanamayacağını tahmin ediyor (Twitterları: https://twitter.com/avrasyaanket ). Virüsü de dikkate alınca 2020 yılında bir erken seçim pek mümkün değil. Ben de Erdoğan'ın bu isteğini erken seçim olarak değil, küsen seçmenle barışmak ve bir nabız yoklamak olarak değerlendiriyorum
Ama... Bir ihtimal daha var; o da swap bulmak. Bildiğiniz üzere yakın dönemde bir dolar şoku yaşadık ve piyasayı izlediğim kadarıyla, birkaç haftadır süren sabit düşüşe rağmen ikinci yolda. Eğer Türkiye yakın bir zaman içinde, Katar'la olan fiyasko gibi değil, gerçek bir swap anlaşması bulursa, işte o zaman oy vermeye hazır olun. Peki swap bulunursa ne olur? (1) Hükümet, yıllardır sürdürdüğü dolar baskılama politikasına devam eder ve doları psikolojik sınırlarda tutmak için swapten elde ettiği parayı piyasaya yavaş yavaş salarak kısa vadeli bir rahatlama yaratır. (2) Borç vadelerindeki kaynak rahatlaması sayesinde, virüs sürecinde basılan paralar sosyal yardım olarak orta-alt gelirli AKP'lilere akar. Ancak ne rahatlama ne de yardımlar 2021'in 3. ayından sonrasını (ilk çeyrek) çıkaramayacağından, iktidar o aralıkta bir baskın erken seçim yapabilir. Çünkü swap olsun ya da olmasın -olmayacak gibi duruyor şu an- genel eğilime bakıldığında 2021 yılından sonra legal yollarla yapılacak herhangi bir seçimde Cumhur İttifakının iktidar olma şansı yok. Çünkü sosyo-ekonomik olarak bizim AKP seçmen kitlesini oluşturan muhafazakar halkımız, ekonomiye önem verse de görmediği paranın etkisini dikkate almıyor. Yani erişemediği ya da kullanmadığı teknolojik ürüne yapılan vergi zammı onu ilgilendirmiyor ya da girmediği sınavın ücretinin artmasını umursamıyor. Ama İstanbul seçimleri gösterdi ki artık ekonomik sıkıntılar onlar tarafından da hissedilmeye başlandı ve tepki gelişiyor. Muhafazakar liberal seçmen gözünde yeni kurulan DEVA ve GP de bu açıdan önemli bir görev üstlenebilir gibi duruyor. Ama dilerseniz bunu da ilerleyen bir gün konuşalım bu yazı daha da uzamasın çünkü zaten uzun olacak.
Erken ya da tam zamanında bir seçim oldu ve hükümet değişti diyelim; ekonomide bunu hemen olumlu şekilde hisseder miyiz? Bunun net bir evet-hayır cevabı yok ancak yüzdesel olarak konuşursak %20 evet, %80 hayır derim. Bunun nedenlerini de 4 başlıkta ele alalım; 1- Zayıf iç üretim 2- Uzun vadeli yap-işlet-devretler ve devredecek borçlar 3- Şu anki iktidarın ekonomi politikası 4- Yeni iktidardan beklenen devletçilik adımları. Zayıf yerel ve iç üretim ve ödeme garantili y-i-d'ler ile borçlara uzun uzun değinmenin pek lüzumu yok. Daha önce konuştuk. İç üretim için üretici desteklenmeli, ödeme garantili y-i-d'ler için usulsüzlük göstergeleri toplanarak iptal yolları aranmalı ve borçlar yeniden yapılandırılmalı. Bunlar için izlenecek yollar çok çeşitli ama hepimizin tahmin ettiği şeyler. Yeni ya da eski her iktidar zaten buna bir plan yapar. Tutar, tutmaz o ayrı. Asıl önemli olanlar 3 ve 4.
Şu anki iktidarın ekonomi politikası tamamen doları baskılamaya ve sermaye kontrolüne yönelik. Ne demek bu? Doların belirli dönemlerde fırlamalar yaşadığını biliyoruz. Hükümet 2007-08 dönemindeki ekonomik krizden bu yana piyasaya Merkez Bankasından ara ara dolar salarak zaten ani yükselişleri engellemeye çalışıyordu ancak bu en son başvurulan yöntemdi. 2010 referandumu sonrası atılan adımları takip eden yabancı sıcak ve uzun vadeli sermaye, otoriter bir yapının gelişiminden korkup parasını Türkiye dışına taşımaya başlayınca ise bu bir alışkanlık haline geldi. Hükümet belli bir süre doları baskılıyor mermisi bitince dolar fırlıyor, ardından yeni bulunan kaynak ile dolar küçük küçük yeniden baskılanıyor, o kaynak da suyunu çekince yine bir şok, Merkez Bankası net rezervlerine başvuruluyor, küçük küçük geri çekilmeler yaşanıyor ve yeniden patlıyor... Bu artık Türkiye'deki dolar hareketinin genel profili haline gelmiş durumda (Bu linkten ya da herhangi başka bir siteden inceleyebilirsiniz: https://tr.tradingview.com/chart/?symbol=FX%3AUSDTRY ). Son dönemde de insanların aldığı dövizlerdeki kambiyo vergisinin arttırılması, yüksek yurt dışına döviz çıkışlı hareketlerin sorgulanması ve ithalat sınırları literatürde sermaye kontrolü dediğimiz şeyler zaten. Yani devlet içerideki döviz bazlı paranın hareketini kısıtlayarak yurt dışına çıkmasını engelleme niyetinde. Peki işe yarar mı? Hayır. Yatırımlar yastık altı olur, yabancı firmanın parasını yurt dışına çıkarması zaten suç değildir, başımız davalarla belaya girer ve üretmediğin ürünün ithalatını kısıtlamak ham madde ve ürün kıtlığına dayalı bir devalüasyona neden olur. Önünü alamazsınız. E koca iktidar bunu bilmiyor mu? Elbette biliyor ama kısa vadeli dolar düşüşleri ile swap umudunu diri tutup erken seçim patlatma hevesindeler. Her neyse, peki yeni hükümet ne yapacak? Bu konuda iç açıcı olamayacağım. Eğer 6 tl civarındaki dolar patlıyor, 7.27'yi görüyor ve ardından yeni direncini 6.75 civarlarında buluyorsa, zaten o doların reel değeri 7 liradır. Tüm baskılamalara rağmen 7.27'yi gören Türkiye örneğinde ise o doların değeri 8 belki de 9 lira civarındadır. Hatta bazı firmaların maliyet forecastlerini, maliyet forecasti gelecek dönemdeki üretimin toplam maliyetine dair tahminlemeler yapmak demek, 10 lira üzerinden yaptığı bile söyleniyor. Bu biraz kişisel kaynaklardan gelen bir bilgi olduğu için bunu pek açmayacağım. Yani eğer yeni gelen potansiyel bir iktidar bu ülkeyi gerçekten kurtarma hevesindeyse doların üzerindeki zoraki baskılamayı kaldırmak zorunda. Çünkü dolar baskılamaya harcanan para, doların yükselmesinden görülecek zarardan çok daha büyük, bunda hepimiz hemfikirizdir sanırım artık. Bu durumda da potansiyel yeni iktidarın ilk yılında doların muhtemelen hak ettiği değerlere 8, 9 belki -eğer hakikaten kasada bir şey kalmadıysa- 10 liralara çıktığını görebiliriz. Peki hiç mi düşmeyecek? Elbette düşecek, yeni gelen hükümetler her zaman yabancı yatırımcının hoşuna gider; hele bir de bu yeni iktidar hukuk, temel insan hakları gibi değerleri Türkiye için yeniden anlamlı hale getirebilir, insanları ülke içi para harcama konusunda cesaretlendirebilirse tadından yenmez. Yarın bir gün parasının içeride kalmayacağına güvenen, bu ülkede yaptığı anlaşmanın hukuksal bir karşılığı olduğunu düşünen ve hevesli bir iş gücü ve tüketici potansiyeli bulan her firma bu ülkeye yatırım yapmak ister. Hatta dolardaki yükseliş böyle bir tabloda fırsat bile olur. Buna hazırlıklı olun, ulan hükümeti değiştirdik dolar yükseldi diyip karamsarlığa düşmeyin.
Peki yeni gelen hükümetin ekonomik tutumu ne olmalı? Şimdi Türkiye'de yıllardır süregelen bir tartışma var; AKP liberal mi, değil mi? AKP'nin 2002-2006 yıları arasındaki eğilimi neo-liberaldir ve ekonomi açısından desteklenecek yönleri vardır. Ancak liberallik, sadece ekonomiyi özel sektöre devretmek demek değildir. Liberal tutumu olan bir devlet, bireyin özgürlüklerini de garanti altına almalıdır. Liberal ülkeler dediğimiz ülkelerde ön plana her şeyden önce rahat yaşam tarzı, insan hakları ve kişisel hürriyetler çıkar. Şu an ben komünistim, sosyalistim ya da şeriatçıyım, muhafazakarım diyen vatandaşlar fırsatları olsa Çin'e, Kore'ye ya da Suudi Arabistan'a İran'a değil Finlandiya, Norveç, Danimarka'ya gider. Ekonomiyi özel sektöre devreder ancak bireyi kısıtlarsanız, o birey tüketmez ve üretmez. Son 10 yıldır uygulanan sermaye kontrolleri ve yandaş ihaleleri de liberal değil, otoriter bir yönetim göstergesidir. Yandaşa verileceği kesin olan bir ihaleye kimse katılmaz, çünkü kime gideceği bellidir, görünürde liberal, uygulamada nepotik (kayırmacı) devletçiliktir. Öyleyse insanların tivit atmaya korktukları ve özellikle dini konularda baskı hissettikleri şu tabloda AKP'ye sadece özelleştirmeler üzerinden liberal demek mümkün değil. Fakat bizim ülkemizde özellikle solcu ve kısmen de milliyetçi dediğimiz iki kesim liberalliği ve kapitalizmi, sömürülme ya da özü kaybetme ile eş anlamlı gördüğünden liberalliği istememektedir. Bu nedenle liberalliği AKP'ye mal etmektedir, halbuki kendini gerçekten liberal olarak gören Cem Toker gibi insanlar AKP'lileri liberal değil argo "liboş" olarak tanımlamaktadır. Neyse... Olası bir seçimde benim gözümde en mantıklı aday halen Ekrem İmamoğlu -bu sizin için Mansur Yavaş ya da bir başkası olabilir, bu konuyu tartışmanın gereği yok-, ancak bir başkası olsa bile özellikle CHP'li ve İYİP'li seçmenin beklentisi daha devletçi bir ekonomik anlayış. Lakin bu anlayış ülkeyi daha içe kapanık, dış sermayenin yatırım yapacak alan bulamadığı ve şu anki torpil cennetinden daha kötü bir hale getirebilir. Salt devletçi, sosyalist ya da komünist bir ekonomi isterken şu örnekleri göz önüne alın;
- Muhalif görüşe sahip olduğu için devlette kadro bulamayan bir öğretmen özel okulda iş bulabilir. Sosyalist bir rejimde muhalif olma şansınız dahi elinizden alınır (Lenin ve gulagları vb.).
- Fiyat tekelinin devlette olmadığı, adil verginin uygulandığı bir sektörde fiyatlar rekabetten dolayı düşer, kampanyalara sık rastlanır.
- Devletin zorla vergi alınan televizyonu sadece iktidarı överken, Fox gibi kapitalist sermayeye bağlı kanallar tarafsız-muhalif yayın yapabilir.
- Sadece devletin iş imkanı sunduğu sektörlerde işçi hakları ve istihdam sayısı oldukça kötü durumdadır. Tekel'in özelleştirme öncesi halini hatırlayanlar olacaktır. Şu an ise mezun olan ve devlet tarafından istihdam edilen birey yüzdelerine göz atabilirsiniz.
- Devlet kadrolarına alımlarda mimleme ve nepotizm yaygındır. Türkiye canlı bir örnek.
- Devlet kaynaklarını her alana ayıramaz. Literatürde buna "fıstık ezmesini ekmeğe çok ince sürmek" deniyor, mantığını soran olursa anlatırım ( https://www.wsj.com/articles/SB116379821933826657 ). Kaynak kısıtlı, her alana yaymaya çalışınca hiçbirini düzgün yapamıyorsun, tadı olmuyor.
- Devlet keyfi yatırımlar yapabiliyor. Devlet başkanına saray, belli kurumlara ve derneklere hazineden bağışlar, örtülü ödenekler verilebiliyor. Denetleyebilecek pek organ kalmıyor.
- Üretim belirli ürünler çevresinde toplanıyor, bu da tüketime yansıyor. Sovyetler'deki patates muhabbeti de buradan geliyor.
- Türkiye gibi borcu olan ülkeler kaynağı yabancı yatırımcıdan buluyor. İhracattan ve turizmden gelen para olması için de en kötü ihtimalle özel sektörden iç yatırımcı gerekiyor. Sadece devletin otel açtığı bir ülkedeki yatak sayısı ile özel iç ve dış sermayenin maddi gücünü ve yatak sayısını bir hayal etmeyi deneyin ve karşılaştırın.
Aslında şu örneklere bakınca Türkiye'nin hali hazırda otoriter bir nepotik devletçi anlayışa sahip olduğunu görüyoruz. Ancak bazı muhalifler nedense al işte liberal ekonomi diyor. Ona bakarsanız Kuzey Kore de kendini demokratik bir cumhuriyet olarak tanımlıyor. Buralar biraz yerseniz söylemi ile açıklanacak cinsten. İyi de salt kapitalist-liberal bir ekonomi mükemmel midir de böyle konuşuyorum? Kat'iyetle değildir. Şu örneklere de bakalım;
- ABD'de sağlık hizmetleri sektörü tamamı ile özel. Parası olmayan tedavi şansı bulamıyor. Yardımlar herkese zamanında ulaşamayabiliyor.
-Özel sektör tamamen yandaşlardan oluşuyorsa, işe alımda ve fiyatta devletten farkı kalmıyor. Türkiye'deki bir şehirdeki elektrik hizmetlerinin genelde tek firmaya özelleştirilmesi bunu bir örneği, rekabet olmayınca fiyat keyfileşiyor.
- Bazı özel okullar öğrenciyi ve veliyi düdüklüyor.
- Devlet stratejik alanlardaki üretimlerini özel sektöre devrederek riske giriyor.
- Bizim gibi liberalliği maske olarak kullanan nepotik devletçi ülkelerde özel sektöre rant için doğaya ve insanlara zarar veriliyor.
Bu örnekler iki uç yaklaşım için de çoğaltılabilir. Öyleyse nispeten ekonomiden anlayan bir vatandaşın beklentisi PRAGMATİK bir devlet yönetimi olmalı. Devlet planlama teşkilatı yeniden kurularak yatırım kararları seçim yarışlarından ve iktidar değişikliklerinden bağımsız tutulmalı. Yabancı sermayeyi küstürmeyecek kadar özel sektörün hakkını koruyan, çalışan haklarını ve fiyatları denetleyebilecek kadar devletçi ve ülkenin doğal ve beşeri kaynaklarına zarar gelmeyecek şekilde özel sektör ile samimiyetini koparmış, profesyonel davranan bir anlayış olmadan bu bataktan çıkmamız mümkün görünmüyor. Seçmeninin istediğini değil, halkın çoğunluğunun yararına olanı yapabilen bir ekonomi yaklaşımından söz ediyorum. Burada kastım şu; bazı arkadaşlar oy verdikleri kişinin ya da partinin onun bütün fikirlerini tek kalemde kapsamasını ve şartlara göre asla değişmemesini bekliyor. Kişi kendisi bile devamlı aynı kişi olarak kalamazken bu beklenti çok absürt. Sağlam adımlar atacak şekilde planlı ancak duruma göre hareket edebilecek kadar esnek bir ekonomi olmadan şu anki konuştuklarımızı 10 yıl sonra yine konuşuruz. Beklentilerinizi ve aşırı radikal olduğunuz görüşlerinizi biraz kırpmanız bu ülkenin tahmin etmeyeceğiniz kadar hayrına olacaktır.
Sonuç olarak nedir peki? Biraz uzun olsa da ben önümüzdeki birkaç yılı teorik alana hakim bir ekonomi araştırmacısı bakış açısıyla böyle görüyorum. Yeni gelen bir iktidarın, -dövizi ekonominin temeline koyan ve bir ideoloji ışığında ekonomi yönetmeye çalışan anlayış değişebilirse- birinci dönemindeki ilk iki yılda kötüye giden bir grafik çizeceği ancak kalan yıllarında en azından şu anki ekonomik hasarı hafifletebileceği inancındayım. Ancak tam anlamı ile ekonomisi minimum çalkantıya sahip bir devlet halini almak için, doğru adımların atıldığı en az üç, belki beş dönem gerekecektir. Garantili özelleştirmeler ise ne yazık ki belki 10 hükümet görecek cinsten. Bunlar bize çok uzun zamanlar gibi gelse de tarih sahnesinde birkaç kısa andan ibaret olduğunu da unutmamak lazım. Yazıda bazı vurgulanan noktalar sizin görüşlerinizi yansıtmıyor olabilir. Ancak dediğim gibi radikal yönlerinizi baskılayarak bir de bu gözle bakmayı deneyin. Söz gelimi ben pragmatik liberal görüşe sahip bir insanım. Devletin insan için olduğuna ve özelleştirme yapılsa bile hayat başarısı anlamında dezavantajlı olan bir bireyin, ırkı, dini fark etmeksizin açıkta bırakılmaması gerektiğine inanıyorum. Bence devlet, sağlık dahil her alanda denetleyici kurum olarak kalmalı ve yatırım ve işletme haklarını özel sektöre vermeli. Sosyal güvenlik özelleşmeli, emekli maaşlarını devlet değil, bireyin hür iradesi ile seçtiği şirket ödemeli, devlet emeklilik yaşını net şekilde belirleyen ve ödemeleri denetleyen taraftan öteye geçmemeli. Tüm maaşlar brüt ödenmeli ve vatandaş vergisini kendisi, özel vergi dairelerinde, sistem gitti diyen ve 5'i bekleyen memura takılmadan yatırmalı. Bence işte o zaman vatandaş vergiyi denetlemek neymiş öğrenir, cebinden çıkan parayı görünce şimdiki gibi itibar diye gezmez ortalıkta. Bu örnekler benim ideallerim. Ancak devlet iyi denetleyemez de o karlar yurt dışına kaçırılır, özel sektör çalışanına hayvan gibi davranır, ülke isteyenin oteli için arazi yakabileceği bir alana dönerse diye bir korku da duymuyor değilim. Demek ki benim ideallerim Türkiye için en doğrusu olmayabilir ve muhtemelen sizinki de değil. Yine de benim belirttiğim kadar katı olmayan ve en azından sağlığı bile özelleştirme arayışına girmeyen, pragmatik bir sosyal liberalizm bu ülkenin ilacı olur diye düşünüyorum. Uzun bir yazı olduğu için özür dilerim. Katılmadığınız noktaları lütfen anlaşılır şekilde ve gerekçelendirerek yazın. Farazi söylemlerden kaçının. Kafanıza takılan açılmasını istediğiniz şeyler varsa belirtin. Görüşürüz.
submitted by bipobat to KGBTR [link] [comments]


2020.05.17 03:24 karanotlar Efendinin suçunu üstlenmek: Kürtler ve Ermeni soykırımı

Efendinin suçunu üstlenmek: Kürtler ve Ermeni soykırımı
https://preview.redd.it/xed32w0j68z41.jpg?width=736&format=pjpg&auto=webp&s=52bbf5262977a3a4edc0698f8bee2a74a926fc07

Bazı çevreler ellerinde “Kürtlerin azımsanmayacak bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt olduğunu” iddia ediyorlar. Bizim elimizde olmayıp onların elinde bulunan “bilgi ve kanıt”ları merak ediyorum doğrusu. Yine “hiç de azımsanmayacak önemli bir kesim” ibaresini neye dayanarak ve nasıl tespit ettiklerini de anlayamıyorum.

Sedat Ulugana
“Soykırım”, fizikî yok oluşu öngördüğü gibi ruhsal yitimi de ifade eder. 1915 Ermeni Soykırımı, her iki özelliği de güçlü bir şekilde ihtiva eder. Bununla birlikte Ermeniler üzerinde gerçekleştirilen her iki yok edişe rağmen “soykırım” ifadesi, görece yeni sayılır. Ermeniler özelinde gerçekleşen olaylar, 1800’lerin ortalarında “terör”, yüzyılın sonuna doğru “katliam” ve Yahudi Holokostu sürecinden sonra “jenosid”, yani “soy”un kendisini bitirmeye dönük siyasal bir proje olarak tanımlandı. Kuşkusuz, mezkûr tarihsel gerçeğe dair binlerce metin yazıldı. Ancak bunların çoğunun hakikat tözüne tümüyle yaklaşmayı başaramadığı ileri sürülebilir. Zira ilkin sözlü kolektif hafıza es geçiliyor sonra da bir taraf aklanmaya ya da suçlanmaya çalışılıyor. Bundan da ilginç olan şey, bu soykırımın suçunu Kürde yıkmak ya da kimi Kürtlerin efendiler adına suçu üstlenmeleridir. Burada, Fırat Aydınkaya’nın “Sekiz Soruda Ermeni Soykırımı ve Kürtler” başlıklı yazısı vesilesiyle söz konusu olguya yoğunlaşmaya çalışacağım.
Ne zaman Ermeni Soykırımı söz konusu olsa, Türk tarihçi çevre ve kurumları hemen belgeleri açma argümanını ortaya atarlar. Ancak zaten “soykırım” niyet bazında bir proje olarak öngörülüp icra edildiği için, soykırımcı elinden geldiğince “kanıt” niteliği taşıyan her şeyi (buna ölü insan bedeni de dâhil) yok etmeyi esas alır. Nazi kampları, Dersim, Zilan, Ruanda ve Bosna örneklerinde bu yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. Ama soykırımcının yok etmeyi bir türlü başaramadığı veri, kolektif hafızayı sarıp sarmalayan “söz”dür. Onun için maddi kanıt bulunsun ya da bulunmasın, Anadolu ve Kürdistan’daki devasa kolektif hafıza, bize bu topraklarda soykırımların yaşandığını söylüyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilere dönük gizli ajandasının olmadığına şahsen inanmadığım gibi bazı çevrelerin “katliam savaş yıllarında spontane gelişti” tezine de katılmıyorum. Soykırım kavramsal olarak içinde muntazam bir programı ve disipline edilmiş bir çerçeveyi barındırır. Ancak Ermenilere dönük katliamlara bakıldığında “plandaki eksiklikler” göze çarpar. Bunun başat nedeni, yerelin iradesinin çoğu zaman merkezin iradesinin önüne geçmesidir. Bu sadece Ermeni katliamlarına özgü bir şey değil, disipline edilemeyen Osmanlı idaresinin kadim bir özelliğidir. İşte Kürde soykırım suçunu yıkma girişimi tam da buradan, yani yerelin iradesinin görünür olduğu noktadan el alıyor.
Bazı çevreler ellerinde “Kürtlerin azımsanmayacak bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt olduğunu” iddia ediyorlar. Bizim elimizde olmayıp onların elinde bulunan “bilgi ve kanıt”ları merak ediyorum doğrusu. Yine “hiç de azımsanmayacak önemli bir kesim” ibaresini neye dayanarak ve nasıl tespit ettiklerini de anlayamıyorum. Öte yandan tarihsel olarak “Ermenilerle Kürtlerin arasında ölümcül gerginliğin olduğu birçok yerin mevcut olduğu” tezi de son derece sorunludur. Şayet kastettikleri yerler Bitlis ve Van vilayetleri ise, meselenin tarihsel ve toplumsal çerçevesini deşmekte yarar var.
Bazı akademisyenlerin iddialarının aksine her iki vilayette de Sünni Kürtler total nüfusun çoğunluğunu oluşturur. Bitlis vilayetinin kadim coğrafyası Mervanîlerden çok sayıda Kürt mirliğine (Bitlis, Hîzan, Şîrvan, Xerzan/Garzan, Hezo, Çapakçur, Karni, Zirki) ev sahipliği yaparken, Van kalesi ve etrafındaki şehri dışarıda tutarsak, birden fazla Kürt mirliğinin (Hekari, Westan, Miks, Bargirî, Mehmûdî ve kısmen Bazîd) etkinlik sahalarını görürüz. Ermeniler “reaya” yani Kürtlerin deyimi ile “fileh” (fellah/çiftçi) kesimini oluştururken, Kürtler “aşiret” olarak konuşlanıp daha çok mirin “talan ekonomisi”nde operasyonel güç olarak kullanılır. Talan, bu süreçte içsel bir aksiyonu içermez, yani bazı Osmanlı tarihçilerinin çarpıttığı gibi, mirlik sahasındaki aşiretin yine aynı mirlik sahasındaki Ermeni köylüyü talan etmesine değil, mirin düşmanına dönük dışsal bir aksiyon söz konusudur.
Kürtler ve Ermeniler arasındaki bu klasik ve yaygın tarihsel ilişki, Kürt mirlerinin tasfiye edildiği 1850’lere kadar sürdü. Mirlerin tasfiye edilmesinden sonra, Kürt coğrafyasındaki aşiretlerin yapısı değişti. Bu süreçte “tekrar-aşiretleşme” yaşandı, İstanbul’dan gönderilen “kırmızı fesli efendi” etkili olamadı, siyasal ve sosyal boşluğu Mevlâna Halit’in “şeyh” halifeleri doldurmaya çalıştı. Bu şeyhler işe koyulurken, özellikle muazzam derecede iç içe geçmiş olan Kürt-Ermeni toplumunun silikleşen dinî kodlarından “mustarip”lerdi. 1860’larda Kürt aşiretlerinin azımsanmayacak bir kısmının Êzidî olduklarını da hesaba katarsak, şeyhlerin işlerinin ne kadar zor olduğunu görürüz. Bu süreçte şeyhler özellikle Kürt aşiretlerini yeniden Sünnileştirmeye çalışarak işe başladılar ve bu süreci Hristiyan karşıtlığı üzerinden gerçekleştirdiler. İşte Halidî Norşin Şeyhi Diyaddin’in (Şeyh Hazret) Ermenilerle mukim Muş ovasından geçerken, “kötü kokuyorlar” diye burnunu kapatıp, Badikan aşireti muhitine vardığında “cennet gülü gibi kokuyor” diyerek elini burnundan çekmesi buna delalettir. Velhasıl Sünnileştirme, Hamidiye Alayları sürecini de içine alarak 1900’lerin başına kadar aralıksız sürdü ve bu süreç, Ermenilerden önce, Kürtlere dönük bir projeydi. Nitekim bölgeyi ziyaret eden Safi Paşa, Garzan’daki Ermenilerin çoğunluğunun Ermenice bilmediğini, Kürtlerin ise sadece ismen Müslüman olduklarını ama daha çok Ermeniler gibi yaşadıklarını görünce şaşkınlığını gizleyememişti.
1900’lerin başlarında Hamidiye Alayları menşeli birkaç elit Kürt ailesini saymazsak, Kürtler ve Ermeniler arasında düşmanlıktan ziyade, dayanışma ve ortak yaşam ruhu mevcuttur. Elbette bu süreçteki Hamidiye Alaylarının talan seferlerini ve kitlesel katliamlarını göz ardı etmemek gerekir. Mirlik nostaljisi yaşayan Hamidiye Alayları, bir Osmanlı projesi olarak sadece Ermenilere dönük talan seferlerine girişmediler, Hamidiye sisteminde kendisine yer bulamayan aşiretlere de saldırdılar ve bölgelerini yağmaladılar. Bununla yetinmeyip birbirleri ile de savaştılar ve birbirleri yağmaladılar. Bu bağlamda Hesenan-Heyderan ve Sîpkan çatışmaları hemen akla gelmelidir.
Hamidiye şiddeti, Ermeni modernitesi için de güçlü dayanaklar ortaya çıkardı. Taşnaksütyun (Ermeni Devrimci Federasyonu), siyasal bir oluşum olarak ortaya çıktığında, Ermeniler nezdindeki Hamidiye nefretini genelleştirip, bu nefreti umum Kürtlere mâl etmeyi başardı. Döneme dair Osmanlı arşivinin sıkıntılarını göz önüne alarak naçizane şu öneriyi yapabilirim: Özellikle Van ve Bitlis’teki Rus, İngiliz ve Fransız viskonsolosların tuttukları notlara ve kaleme aldıkları gözlem raporlarına bakılabilir. Bu dönemde Taşnaksütyun son derece çelişkili bir politika yürütür. Hareketin bir kanadı Kürtlere dönük barışçıl bir programı savunup bu program çerçevesinde “Kürt aydınlanması ve modern Kürt kimliğinin oluşum süreci”ne katkı sunmayı teklif eder. Öbür kanat ise, Bizans’la hem-zaman olan Büyük Ermeni İmparatorluğu’nun tekrar tesis edilebileceğini ve bu nostalji uyarınca “dağlı vahşi Kürtler”in bu “ata yurdu”ndan kovulması gerektiğini savunur.
Meşrutiyet (1908) yani “Jöntürk Devrimi”, bütün Osmanlı sahasında olduğu gibi Kürt-Ermeni ilişkilerinde de mühim bir kırılma noktasına tekabül eder. 1908’e kadar hilafetin sadık hizmetçisi Hamidiyeli Kürtler, Al-i Osman devletinin sadık kulları iken, 1908’den sonra “zalim Abdülhamit rejiminin suç ortakları” ve “meşrutiyet/aydınlanma karşıtı gericiler” olarak kodlandılar. Hakeza 1908’e kadar devlet için Ermeni cenahı “fesad yuvası” iken, 1908’den sonra nispeten ve kademeli olarak “Abdülhamit rejimi döneminin mağdurları”na dönüştü. Kuşkusuz bu dönüşümün mimarı da Taşnaksütyun’dur. Nitekim, Taşnaksütyun’un mühim isimlerinden Rupen Paşa, Muş ovasında düzenli Osmanlı birliklerine karşı savaşırken, “meşrutiyetin ilanı” haberini bir çatışma esnasında Osmanlı askerlerinden alır ve birkaç gün sonra Muş’a inerek, Muş ahalisinin tezahüratları eşliğinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın afili kadrolarından birine dönüşecek olan İttihatçı Ömer Naci ile birlikte resmî askerî geçite katılır ve “soykırımın taşra organizatörü” olarak nitelendirilen Hoca İlyas Sami ile kucaklaşır. Aynı şekilde pek de “Kürtlük” iddiası olmayan Hoca İlyas Sami ile Keğam Garabetyan, İttihat Terakki Cemiyeti-Taşnaksütyun ittifakı boyunca (1908-1914) her seçimde Muş mebusları olarak Mebusan Meclisi’ne seçilirler.
Söz konusu süreçte artık “günah keçisi” Hamidiye Alayları özelinde Kürtlerdir. Meşrutiyet’in ilanı ile Kürt elitleri elimine edilmeye çalışılır. Kör Hüseyin Paşa İran’a kaçar, (1909’da Muş hapishanesinde zehirlenerek öldürülen) Hesenanlı Rıza ile kardeşleri Fetullah ve Seyyid Ali tutuklanır, Kürt Teavvün ve Terakki Cemiyeti’nin büroları teker teker kapatılır. Muş Murahassı naibi Rahip Vartan, bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) merkez bürosuna göndermiş olduğu bir ihbar mektubunda “toplantı yapan Kürtler Meşrutiyet idaresine karşı ayaklanacaklar ve bu süreçte de Ermenileri katledecekler” diye yazar. Rahip Vartan ihbar mektubunda, iki cihan bir olsa yan yana gelemeyecek olan ve yıllardır birbirleri ile kan davalı olan Heyderan, Cibran, Hesenan ağalarını, daha etkin bir mürit ağı için birbirleriyle rekabet edip birbirlerinin fetvalarını “batıl” ilan eden Gayda, Norşin, Küfra tekkelerine bağlı şeyhler ile bir araya getiriyordu! Daha sonra İTC’nin gizli ajanları tarafından yapılan tetkikatlar neticesinde anlaşılacaktı ki böyle bir toplantı hiç gerçekleşmemişti!
Aydınkaya, Taşnaksütyun-İTC seçim ittifakı döneminde boy veren Kürt entelijensiyasının “o dönemki ittihatçıların kıyıcı diskuruna başvurarak Ermeniler için ‘dahili düşman’ tabiri kullandığı” iddiasını görünür kılmak için kadim bir hanedan olan Bedirhanîlerden gelen Salih Bedirhan’ın “Rojî Kurd” dergisinde 1912’de yazmış olduğu bir makaleye atıf yapıyor. Salih Bedirhan’ın yazısının genelinden cımbızlanarak alınan bu ibare üzerinden dönemin Kürt entelijensiyasını soykırım konusunda mahkûm etmeye dönük bu “kanıt” niteliğindeki cümlelerin, her gün düzenli olarak İstanbul, Paris ve Londra olmak üzere onlarca merkezde günlük ve haftalık yayın yapan Ermeni neşriyatının Kürtlere dönük hamasi ve ırkçılığa varan yazılara karşı yazılmış fevri bir cevap olduğunu hesaba katılmıyor.
Bedirhanileri “soykırım” üzerinden mahkûm etmeye çalışan kesimler, aynı aileye ve entelektüel kategoriye dâhil olan Abdurahman Bedirhan’ın “Pro-Armenia” ve “Kürdistan” gazetelerinde yayınlanan ve Ermeni mücadelesini öven yazılarının Geliyê Guzan’da bir Ermeni fedainin üstünde yakalandığından haberi olmayabilir! Aynı Salih Bedirhan’ın Erciş’teki Timur, Emin ve Hüseyin Paşalara, “Ermenilere asla zulmetmeyiniz” başlıklı bir mektup gönderdiğinden de haberi olmayabilir! Yine Fransız rahip Bonte’nin iddiasına göre istihbaratçı olduğu sanılan Rus gazeteci M. Berezowsky, 1913 baharında Siirt’te Yusuf Kamil Bedirhan ile görüşmüştür (Yusuf Kamil, bu görüşmeyi de daha sonra doğrulamıştır). Rus gazeteci, kendisine Rusya’nın Kürtlere “bağımsızlık tanıma” niyetinde olduğunu ve bunun için kendilerine silah yardımı yapılacağına dair teminat vermiştir. Bu teminata karşılık ise Bedirhan’dan öncelikle Ermenileri katletmelerini istemiştir. Bedirhan, “katliam” talebine şiddetle karşı çıkmış ve görüşmeyi ivedilikle Fransızlara bildirerek Rusların Ermenilere dönük bu örtülü projesini teşhir etmişti. Fazla değil, bir yıl sonra olgunlaşan Kürt hareketinin bir meyvesi olarak, Bitlis’te bir Kürt başkaldırısı cereyan edecekti ve Halife Selim’in işbirliği, hiç olmazsa tarafsız kalınması yönündeki dostane mektuplarına rağmen Taşnaksütyun özelinde Ermeniler silahlanıp “Bitlis İsyanı”nın bastırılması için İTC ile kol kola Kürtlere karşı savaşacaklardı. Fransız viskonsülün deyişi ile “Şeyh Şahabeddin ve Seyyid Ali’nin dar ağacında asılı bedenlerini gören Kürtler sadece İTC’yi değil ittifak yaptığı Taşnaksütyunu da sorumlu tutacaklardı.” Elbette İTC-Taşnaksütyun ittifakı, bununla da yetinmeyip, günümüzde hâlâ Van yöresinde söylenen “Şekir Ağa” stranına ilham kaynağı olan, dönemin Kürt hareketinin mühim kadrolarından Hertoşili Şekir’i öldürecekti. Belki de aslen Bitlisli olan Xelîl Xeyalî, “Ermenileri dahil düşman görüp onlara (kurmê darê) yakıştırması”nın nedeni, bu gelişmelerdi!
Aydınkaya, soykırım yıllarında asker kökenli Kürt aydınlarının Osmanlı ordusu saflarında bulunduğunu ileri sürerek bu aydınların soykırımın aksiyon safhasına katılmış olduklarını ileri sürüyor. Oysa bu yıllarda “Ordu saflarında bulunma” hali sadece Kürt aydınlarına özgü bir durum değildir. Torosyan gibi Ermeni kökenli subayların yanı sıra onlarca Arap, Türk, Arnavut, Boşnak ve Çerkez aydın da savaş cephelerindeydi. Yıllardır soykırıma katılmak ve hatta yönetmekle ile itham edilen Cibranlı Halit Bey ise, bu süreçte Kürtlerin ve Ermenilerin yaşadığı muhitlerin çok uzağında, Filistin cephesindedir. 1916’nın sonlarında bölgeye gelecek ve Kars civarında yüzlerce Ermeni sivili son anda Deli Halit Paşa’nın elinden kurtarıp Aras boylarına götürecektir. Kadri Cemil Paşa ve İhsan Nuri’nin de Iğdır ve Kars civarında yüzlerce Ermeni sivili kurtardığını biliyoruz. Hesen Hişyar Serdî’nin çocukları kurtarmak için canı pahasına jandarmalara karşı direndiğini biliyoruz.
Aydınkaya hızını alamamış, Kürt edebiyatından da bir örnek vermek istemiş ve Hecî Qadirê Koyî’nin “Xakî Cizîr û Botan, ye’ni willatî Kurdan / Sed heyf û mixabin deyken be Ermenistan” (İmlâsını düzeltip çevirisini ekliyorum: Cizre ve Botan toprağı yani Kürt ülkesi/ne yazık ki Ermenistan diye adlandırılıyor) dizelerini soykırıma ilhamla nitelendirmiş! Koyî’nin bu beyti, takriben 25 yıl sonra gerçekleşecek olan katliamlara nasıl ilham kaynağı olmuş olabilir? Söz konusu dönemde İstanbul’da bulunan Koyî, Osmanlı anasırı içinde yaygınlaşan milliyetçi söylemin bir örneğini vermiş sadece. Burada Ermeni Soykırımı’na ilham gibi anakronik bir içerikten çok “Kuzey Kürdistan-Batı Ermenistan” tartışmasını Kürt milliyetçiliği içinden okumaktan söz edilebilir. Kürtçe konuşmayan Kürtleri “piç” sıfatıyla tahkir etmekten geri durmayan sert mizaçlı şairin “Wilayeti Kurdan” dediği sahanın kuzeyini, oryantalistlerin tabiriyle “Armeno-Kurd” coğrafyasını hiç görmediğini de unutmamak gerekiyor.
1915 Nisanı’nda başlayıp bütün yıla yayılan katliamlara iştirak eden Feyzi Bey, Hoca İlyas Sami ve Hacı Musa Bey gibi aktörlerin yanına birkaç kişi daha eklemek istiyorum. Van’da Gıdıkzade Süleyman, İdris, Vanlı Şevket Efendi, Muş’ta Seidê Nado vd. Bu şahsiyetlerin hemen hemen hepsinin 1914 sonbaharına kadar Teşkilat-ı Mahsusa’ya üye olduklarını biliyoruz. Pirinçizade Feyzi Bey, Diyarbekir bölgesindeki Ermeni tehcirinden sonra şehirdeki Ermeni mallarının büyük çoğunluğuna tek başına el koydu ki bu sermaye yeğeni Ziya Gökalp’ın İstanbul camiasına Türkçü bir ideolog olarak katılmasını sağladı. Aynı Pirinçizade, 1925 Şeyh Sait İsyanı sürecinde Kürt hareketinin darmadağın olmasını sağladığı gibi, Palu-Genç-Lice üçgenindeki Kürt katliamlarının da mimarı oldu. Topalzade lakaplı Hoca İlyas Sami (Muşlular onun için “Topalzade köprü olsa üzerinden geçilmez” derlerdi), Azadî Hareketi’nin önderi Cibranlı Halit Bey’i devlete teslim eden, Ermenilerden sonra Muş ovasını Kürtsüzleştiren eski ittihatçı yeni Kemalist bir kadroydu. Gıdıkzade İdris ve Süleyman (Hüsamettin Cindoruk’un dünürleri), Erciş kent merkezindeki bütün Ermeni mallarına tek başlarına el koydular. Ağrı İsyanı sürecinde Zilan deresinde 15 bin Kürdün katline bizzat katıldılar. Vanlı Şevket Efendi (“gazeteci” Fatih Altaylı’nın dedesidir), Van’daki Ermeni kiliselerine bile el koyduktan sonra 1930 Zilan katliamına iştirak etti ve Zilan’daki Kürt köylerini uhdesine aldı. Seîdê Nado ise, “ganimet elde edemeden” 1916 kışında Bulanık’taki bir çatışmada öldürüldü.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın mühim isimlerinden Hacı Musa Bey (İBDA-C örgütünün lideri Salih Mirzabeyoğlu’nun dedesidir), Azadî Hareketi’ne sızdırılan bir muhbirdi. Bu konu, dönemin Muş Valisi Sakıp Bey’in raporlarında detaylı şekilde anlatılır. Hacı Musa Bey, Ermenilere ait arazileri Hoca İlyas Sami ile paylaşmaya yanaşmadığı için Ankara’ya şikâyet edilir. Önce Sinop’a daha sonra da Kayseri’ye sürgün edilir. Sürgünde Mustafa Kemal’e gönderdiği mektupta “Ermeni mezalimi ve Şeyh Sait dönemi hizmetlerimi hatırlayınız ekselansları. Duydum ki Ankara’da bir çiftlik kurmuşsunuz (Atatürk Orman Çiftliği kastediliyor, S.U.) beni yanınıza alınız, çobanınız olmaya razıyım” diyordu. M. Kemal’den yüz bulamayınca, sürgünde bulunan Kör Hüseyin Paşa’ya sığındı. Oradan firar ederek Binxet’e, yani günümüz Rojavasına geçti. Yarısı eski Taşnaksütyun kadrolarından oluşan ve Kürt-Ermeni ittifakını savunan Xoybun’a kaydoldu. Ama birkaç ay sonra öldü. Oğlu Medeni ise Kör Hüseyin Paşa’yı öldürüp Türkiye’ye döndü ve devlet tarafından affedilip “milis” kadrosuna alındı. Medeni, yıllarca Muş ovasında Seyîdxan, Elîcan ve Ağrı isyanının diğer kılıç artıklarını avladı. Kör Hüseyin Paşa’ya gelince; kendisi 1914 sonbaharında Sarıkamış-Erzurum dolaylarına gönderilmişti. 1916 yılına kadar da cephede savaştı. Yenilince ailesini de yanına alarak Urfa’ya kadar kaçtı ve 1920’ye kadar bölgeye dönemedi. Şahsen birkaç yazıda Kör Hüseyin Paşa’nın katliamlarına katılmış olabileceğini ima etmiştim, lakin Mela Muhemedê Zîlanî’nin savaş günlüğünü bulduktan sonra Paşa’nın 1914-1920 yılları arasında kendi etkinlik sahasına hiç uğramadığını anladım. Paşa 1920 yılından sonra bölgeye döndükten sonra, 1926’da İstanbul’a sürgün edildi. Bütün mallarına el konuldu ve bir daha dönmesine izin verilmedi. Ağrı isyanına katılmak için sürgün yerlerinden firar eden bütün çocukları, Mehmet ve Nadir Süphandağ hariç, öldürüldü.
Bir de kişisel hikâyemin parçası olan Bekiranlı Maruf Ağa’dan söz etmek istiyorum. Maruf Ağa, babamın dedesi olur. Erciş’in Cergeşîn köyündeki hiçbir Ermeniyi dönemin Erciş kaymakamına teslim etmedi. Ermenileri bölgeye yaklaşan Rus birliklerine teslim ettikten sonra köyüne geri döndü, ama üç gün sonra aynı Rus birlikleri köyüne saldırdı. Maruf Ağa nefs-i müdafaada bulunarak 18 akrabası ile silaha sarıldı. “Mitralyöz” ateşine tutulan Maruf Ağa ve 18 akrabası birkaç saat içinde oracıkta can verdi. Ermeni bir fedai Maruf Ağa’nın cenazesini tanıdı. Arkadaşlarına dönüp, “bu, çoluk çocuğumuzu Erciş kaymakamından koruyan ‘Krivê Mero’ (Kirve Maruf ) değil mi?” diye soracak ve Maruf Ağa’nın üzerinden çıkan gümüş tütün tabakası, ağızlık ve kehribar tespihini getirip büyük ninem Meyro’ya teslim edecekti.
Yukarıda vurgulandığı gibi, soykırımcı “söz”ü yok edemez. Sözün bize anlattığına göre bu süreçte Ermeni ulusu ve yaşam alanları yok edildi. Ancak soykırım üzerinden Kürdü dövenlerin aksine Kürtlerin umumî bir iştirak ile soykırıma katıldıklarına dair elimizde yazılı ya da sözlü kanıt yoktur. Kürt cenahındaki mevcut sözlü tarihin aktardığına göre bireysel ve küçük çaptaki Kürt grupların iştiraki söz konusu olsa da özellikle aşiret alaylarının 1915 yıllındaki katliamlara katıldığına dair neredeyse hiçbir veri yoktur. Bu aşiretlerden bazılarının özellikle de dağlık bölgelerde sınırlı bir katılımı olduğunu biliyoruz. Zira cepheye sürülen bu operasyonel Kürt süvarileri, 1914 kışı itibari ile ilerleyen Rus ordusunun karşısında savaşmalarına karşın tutunmakta güçlük çekiyorlardı. 1915 yılında, yani katliamların yaşandığı süreçte çoğu Kürt köyü ve aşiret muhitinde 15-60 yaş arası erkek nüfusun neredeyse tamamının silah altına alınıp muhtelif cephelere gönderildiğini biliyoruz. Nitekim 1916 baharına gelindiğinde Bitlis ve Van cihetlerinde aşiretlere mensup bir topluluğu görmek imkânsızlaşmıştı. Nogales’in de aktardığına göre çoğu merkezde, örneğin Bitlis, Adilcevaz ve Muş’ta katliamlar bizzat kaymakam ve valilerin emri ile jandarmalar tarafından gerçekleşiyordu. Bu jandarmaların bir kısmının Kürt olması veyahut bölgedeki Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin çoğunluğunun Kürt olması, “umumi iştirak” anlamına gelmez. Efrîn’e götürülüp Kürtlere karşı savaştırılan korucular geliyor aklıma. O korucuları anıp, “Efrîn’i Kürtler ele geçirip cihatçı teröristlere peşkeş çektiler” mi demeliyiz?!
“Ermeni malları” meselesine gelince; o dönem bölgede ekilip biçilen arazi, toplam arazinin yüzde 10’una tekabül eder. Yani ziraî faaliyetler son derece sınırlıdır ve bugünkü toprakların tamamına yakınında ekim ve toprak mülkiyeti söz konusu değildir. 1925’ten sonra başlatılan tapulamada Kemalist kadroların geniş topraklara el koydukları, 1947’ye gelindiğinde 19 milyon dönümlük arazinin söz konusu kadrolara verildiği görülmektedir. Bu noktada Ünal, Sazak, Menderes gibi devasa toprak maliklerinin kimin topraklarına el koyduklarını sorgulamak nedense kimsenin aklına gelmez! Kaldı ki İsmet Paşa’nın kesin emri şu şekildeydi: “Ermenilerden boşalan köylere Kürtlerin yerleşmesine izin vermeyin, buralara Türk muhacir yerleştirilecektir.” Bu malların mühim bir kısmı eski ittihatçı yeni Kemalist kentli eşraf arasında bölüştürüldü ve bu sermaye özelikle Kürdistan’daki Türkçü siyasetin icra edilmesi ve dışarıdan nüfus getirilip yerleştirilmesi çerçevesinde bir gelir kaynağına dönüştürüldü.
Bazı kalemler bu bahiste, Ermeni fedailerin Kürtleri katliamdan geçirmesini “spontane misilleme eylemler” olarak yorumluyorlar. Oysa Rus işgali esnasında ele geçen aşiret efradının neredeyse tamamının Rus ordusu cenahında yer alan Ermeni fedailer tarafından katledildiğini biliyoruz. Ünlü Bolşevik Kürt romancı Ereb Şemo, bu katliamların tanığıdır. Muş cihetlerinde sayısız sivil Sünni ve Alevi Kürt infaz edildi. Erkeklere dahi tecavüz edildi. Özellikle Van’da Müslüman nüfus, daha sonra kurulacak olan Ermenistan Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanlığını yapacak olan Aram Paşa tarafından katledildi. Binlerce Kürt Hakkâri dağlarına sığındı ve büyük bir kısmı ya donarak ya da açlıktan öldü. Bir milyondan fazla Kürt Çukurova ve Konya ovasına göç etti, bu nüfusun neredeyse yarısı açlıktan ve bulaşıcı hastalıklardan öldü. Nitekim Deveciyan, Paris’teki Nubar Paşa’ya, Kilikya’dan göndermiş olduğu telgrafta, “Kürtlerin bir daha bu bölgelere dönmesine izin verilmemeli” diye yazıyordu!
Aydınkaya, dönemin Kürt entelijansının Wilson İlkeleri uyarınca “Ermenisizleştirilen bölgeler”de siyaset icra ettiğini (yazar, aynı yıllarda mezkûr bölgelerin Kürtsüzleştirildiği “yine” gözden kaçırıyor), hatta daha da ileri giderek özellikle Jîn gazetesinin “soykırımın yükünü hafifletme-değersizleştirme”ye çalıştığını iddia ediyor. Jîn gazetesi birkaç eksik sayı dışında Latin alfabesi ile de yayınlanmıştır, isteyen söz konusu gazeteyi baştan sona kadar tarayabilir. Acaba Jîn’de bizim göremeyip de Aydınkaya’nın gördüğü “soykırımın yükünü hafifleten, soykırımı değersizleştiren” ibareler hangileridir?
Jîn, Sevr Barış Konferansı süresince aktif bir propaganda yürüttü, zira bir misyon yayınıydı. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin yarı-resmi yayın organıydı. Finansörü ise Paris’te Nubar Paşa ile birlikte hareket eden Kürt delegesi Muhammed Şerif Paşa’dır. Fransa’nın diplomasi arşivinde Wilson İlkeleri uyarınca kurulacak olan Ermenistan ve” özerklik” verilecek olan Kürdistan’ı gösteren bir harita var. Kırmızı kalem Nubar Paşa’ya, mavi kalem ise Şerif Paşa’ya aittir ve harita üzerinde kırmızı kalem ile mavi kalem adeta horoz dövüşü yaparcasına “sınır”ı belirlemeye çalışmışlardır. Bu dönemde Erzincan ve Koçgiri’deki Alevi-Kürt aşiretleri, “Kürdistan’ın kuzey sınırını Erzincan dağlarının kuzey kesimleri ve Sivas hattı oluşturur, başka sınır kabul etmeyiz” diye Şerif Paşa’ya mektup gönderirler. O esnada hâlâ Fransız işgali altındaki Kilikya’da bulunup “birkaç bin Müslümanı halletmek”le meşgul olan Ermeni delegasyonu da Nubar Paşa’ya gönderdiği memorandumda, bugünkü Ermenistan devleti Kürdolojisini hatırlatır şekilde, Kürt nüfusunu “Aşiretler”, “Göçerler” “Kızılbaşlar”, “Yezidiler” ve “Zazalar” diye sınıflandırıp yalnızca bazı aşiretlere “Kürt” denilebileceğini iddia ederek, “Van, Erzurum ve Bitlis vilayetlerinde bu manada Kürtlerin Ermenilerden daha az olduğunun Sevr Barış Konferansı Komitesi’ne izah edilmesi gerektiğini” ısrarla vurguluyordu.
Bu kadar iç içe geçmiş iki toplumu birbirine düşürüp ayıran şey, yalnızca her iki toplumda ortaya çıkan milliyetçilik-dincilik olamaz. Ancak meseleyi sadece Ermeni tezleri çerçevesinde okumak ya da efendinin suçunu üstlenmek, kırmızı ve mavi kalemlerin birbiriyle tutuştuğu hayalî kavga kadar acı bir ironidir. Efendiye bir şey diyemeyen köle, gittikçe üstlendiği suçu işlediğine inanmaya başlayabilir. Bugün “Efrîn fatihleri”yle ülküdaş olan Orhan Miroğlu’nun Türk solu ve liberallerine yaranmaya çalıştığı dönemde üstlendiği bu suçu, birkaç temelsiz kavramı Kürt sözlü/yazılı edebiyatından örneklerle bulayıp yeniden üstlenmek, bilimin, tarihin, gerçeğin ve “söz”ün karşıtı bir yaklaşımdır.
Yazının başında sözün önemini vurgulamıştım, yazının sonunda yine söze sığınıyorum, ki kişisel hikâyem Kürtlerin ezici çoğunluğunun hikâyesiyle aynıdır. Çocukluğum, Zilan Katliamından sonra devletin ailemi yerleştirdiği Van Denizi kıyısındaki bir Ermeni köyünde geçti. “Haçkarlar”ın arasında büyüdüm ve büyük nenem Nûrê, devletin milisi Siyahmed Çavuş’un tandırlara attığı Ermeni kadın ve çocuklarını her ekmek pişirdiğinde anlatırdı. Biz Serhat Kürtlerinin mutlaka uzak yakın bir dedesi veya nenesinin mezarı bugün Rewan (Erivan) dolaylarındadır. Dengbêj Reso’nun 8 yaşında iken (1911) söylediği kilam’da turna Erivan’dan uçup Iğdır ovasındaki köylere konar ve kanatlarının köküne bulaşmış olan Erivan toprağını getirir. Sınırda ise ne mavi ne de kırmızı kalemin izleri bulunmaktadır.

https://www.gazeteduvar.com.tforum/2020/04/26/efendinin-sucunu-ustlenmek-kurtler-ve-ermeni-soykirimi/?fbclid=IwAR3sWU5FQ0Xc60FmYtFMR_4qxo3cGUOzpoqnsYiYFwuFZq2nLSbaXUlX62M
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.01.14 14:05 Ruzhdikovl Önemli

Beyler yarın şu İran ve ABD meselesi üzerine bir konuşma yapacağım. Bana sorulacak olan soru şu biz kişisel olarak bu konu hakkında ne yapabiliriz. Başka bir soru ise 3. dünya savaşının çıkmaması için neler yapabiliriz. (yine kişisel olarak yani tek insan olarak) tavsiyelerinizi bekliyorum
submitted by Ruzhdikovl to KGBTR [link] [comments]


2019.06.19 00:17 Inspektor907 Ziya Gökalp'in Ekonomi Modeli (Türkçü Ekonomi Modeli)

Türkler, en eski zamanlarda, göçebe hayatı yaşıyorlardı. Bu zamanlarda, Türk ekonomisi çobanlık esasına dayanıyordu. O zamanlarda, Türklerin bütün servetleri koyun, keçi, at, deve, öküz gibi hayvanlardan ve yedikleri süt, yoğurt, peynir, tereyağı, kımız gibi hayvan ürünlerinden ibarettir. Giydikleri de bu hayvanların postekileri, derileri, yünleri ve yapağıları idi. Göçebe Türklerin sanayisi de, hep hayvan ürünleri üzerine çalışırdı. Develerin ayağından ayak adı verilen kımız kadehleri, öküzlerin oyluk kemiğinden kımız sürahileri yapılırdı. Hayvanının en kemiği, ne boynuzu, ne bağırsağı, kısaca hiçbir şeyi atılmazdı. Her dokusundan Türk’e özgü bir küçük endüstri ürünü meydana getirirdi.
Eski Türkler ticarete de yabancı değildiler. İlhanlık devirlerinde, devletin en büyük gelir kaynağı Çin’den Avrupa’ya ipek götüren ve Avrupa’dan Çin’e kadife getiren ticaret kervanları idi. O zaman Çin, Hint, İran, Rusya ve Bizans arasındaki büyük ticaret yolları tümüyle Türklerin elinde idi. Mokan Han, İran’ın kuzeyinden Azerbaycan’dan ve Anadolu’dan İstanbul’a giden bir yeni ticaret yolu açmak istedi. Fakat, İranlılar bu girişime engel oldular. Bunun üzerine Mokan Han, ipek yolunu elde etmek için Türk, Çin ve Bizans devletleri arasında üçlü bir antlaşma yapmağa çalıştı. Ve İran devletini ya ortadan kaldırmağa yahut milletlerarası ticaretin transit olarak ülkesinden geçmesi için zorla razı etmeğe girişti.
Görülüyor ki, eski Türk ilhanlıların amacı Mançurya’dan Macaristan’a kadar uzanan büyük Turan ülkesinde yalnız politik bir güvenlik sağlamaktan ibaret değildi. Asya ve Avrupa milletleri arasında, milletlerarası bir ticaret ve mal takası örgütü yamayı da üzerlerine almışlardı.
Eski Türklerine ekonomiye verdikleri il adlarında bile görürüz: Doğu Türkistan’da Tarancılar adı verilen ve batı Türkistan’da Sartlar adını alan iki il vardı. Bu adlardan birincisi çiftçiler, ikincisi tüccarlar anlamındadır. Kankılılar, Ağaçeriler, Tahtacılar, mandallar, Menteşeler, sürgücüler, v.d. birer sanat adını taşımaktadırlar. GökTürklerin dedeleri, demirci idi. Türk menkıbelerine göre, ilk çadırı yapan Türk Han’dır. İlk arabayı yapan Kankıllı Bey’dir. Türkler, arabalarla seyahat etmeğe ta İskitler devrinde başlamışlardır. Eski Türkler gayet güzel elbiseler giymeyi, lezzetli yemekler yemeyi, hayatlarını ziyafetler ve düğünler arasında geçirmeyi severlerdi. Bunun için de, hiç boş durmazlar ekonomik etkinliklerle uğraşırlardı. Çok kazırlar, çok harcarlardı.
Eski Türklerin konukseverlikleri son derece iyi bulmuştu. Dede Korkut kitabında Burla Hatun yaptığı halka açık bir ziyafetten bahsederken, bu sözleri söylüyor:
“Tepe gibi et yığdırdım. Göl gibi kımız sağdırdım. Aç olanları doyurdum. Çıplak olanları giydirdim. Borçluların borcunu verdim.”
Bununla beraber binlerce liraları yutan bu genel ziyafetler, Salur Kazan’ın yılda bir kere yaptığı Yağma ziyafeti’ne oranla hiç gibi kalırdı. Salur Kazan’ın ziyafetinde bütün beylerle halk tümüyle yiyip içtikten sonra, Salur Kazan eşinin elinden Tutarak sayından çıkardı. Varı-yoğu en varsa yağma edilmesini davetlilerden rica ederdi. Böylece yağmaya uğrayan Salur kazan, bir süre sonra, yine Oğuz ilinin en zengin beyi olurdu.
Türkler, eskiden sahip oldukları bu ekonomik imkana gelecekte de kavuşmalıdırlar. Hem de kazanılacak servetler, Salur Kazan’ın zenginliği gibi genele ait olmalıdır. Türkler özgürlük ve bağımsızlığı sevdikleri için, iştirakçı (komünist) olmazlar, fakat, eşitliği sevdiklerinden dolayı, fertçi de kalamazlar. Türk kültürüne en uygun olan sistem solidarizm yani dayanışmacılıktır. Kişisel mülkiyeti kaldırmaya girişmeleri doğru değildir. Yalnız sosyal dayanışmaya yarayan şahsi mülkiyetler varsa, bunlar meşru sayılamaz. Bundan başka, sadece şahsi mülkiyet olması gerekmez. Kişisel mülkiyet gibi, toplumsal mülkiyet de olmalıdır. Toplumun bir fedakarlığı veya zahmeti sonucundan meydana gelen ve kişilerin hiçbir emeğinden doğmayan fazla karlar topluma aittir.
Kişilerin bu karlı kendilerine mal etmeleri meşru değildir. Fazla karların plusvalue’lerin toplum adına toplanmasıyla oluşacak büyük kazançlar, toplum hesabına açılacak fabrikaların kurulacak büyük çiftliklerin sermayesi olur. Bu genel girişimlerden doğacak kazançlarla fakirler, öksüzler, dullar hastalar, kötürümler, körler ve sağırlar için genel bakım yerleri ve okullar açılır. Genel bahçeler, müzeler, tiyatrolar, kütüphaneler kurulur. İşçiler ve köylüler için sağlıklı evler yapılır. Ülke genel bir elektrik şebekesi içine alınır. Kısaca her türlü düşüklüğe son vererek toplumun huzurunu sağlamak için her ne gerekiyorsa yapılır. Hatta, bu toplumsal servet yeterli miktara yükselince, halktan vergi almaya da gerek kalmaz. Hiç olmazsa vergilerin türü ve miktarı azaltılabilir.
Demek ki Türklerin toplumsal ideali şahsi mülkiyeti kaldırmaksızın toplumsal servetleri fertlere kaptırmamak genelin çıkarına harcamak üzere korunmasına ve üretilmesine çalışmaktır.
Türklerin, bundan başka, bir de ekonomik ideali vardır ki, ülkeyi büyük sanayiye kavuşturmaktır. Bazıları: “Ülkemiz bir tarım ülkesidir. Biz daima çiftçi bir millet kalmalıyız” diyorlar ki asla doğru değildir. Gerçekten, çiftçiliği hiçbir zaman elden bırakacak değiliz; fakat, çağdaş bir millet olmak istiyorsak, mutlaka büyük sanayie sahip olmamız gerekir. Avrupa hareketlerinin en önemlisi ekonomik devrimdir. Ekonomik devrim, ise, ilçe ekonomisi yerine, millet ekonomisinin ve küçük zanaatlar yerine büyük sanayinin konulmasından ibarettir. Millet ekonomisi ve büyük sanayi ise, ancak koruma yönteminin uygulanması ile oluşabilir. bU konuda bize yol gösterecek olan milli iktisat teorileridir. Amerika’da John Ras ve Almanya’da Friedrich List, İngiltere’de Manchesterienler kurdukları ekonomi bilimin genel ve milletlerarası bir bilim olmayıp yalnız İngiltere’ye özgü bir milli ekonomi sisteminden ibaret olduğunu meydana koydular. İngiltere, büyük sanayi ülkesi olduğu için, ürünlerini dışarıya göndermek ve dışarıdan ham maddeler getirmek zorundadır. Bu nedenle İngiltere için yararlı olan tek yöntem gümrüklerin serbest olması kuralı yani açık kapı politikasıdır. Bu ilkenin İngiltere gibi büyük sanayie sahip olmamış milletler tarafından kabul edilmesi, sonsuzluğa kadar İngiltere gibi sanayi ülkelerine ekonomik açıdan esir kalması sonucunu verecektir. İşte, bu iki ekonomist kendi ülkeleri için birer özel “milli ekonomi” sistemi meydana getirerek, ülkelerinin büyük sanayi sahip olması için çalıştılar ve başarılı da oldular. Bugün, Amerika ile İngiltere ile boy ölçüşecek bir konuma yükselmişlerdir ve şimdi onlar da İngiltere’nin açık kapı politikasını izliyorlar. Fakat, bu devre gelebilmeleri yıllarca milli ekonominin koruma yöntemlerini uygulamak sayesinde olduğunu da pek ala biliyorlar.
İşte Türk ekonomistlerinin de ilk işi, önce Türkiye’nin ekonomik gerçeklerini incelemek sonra da bu objektif incelemelerden milli ekonomimiz için bilimsel ve esaslı bir program hazırlamaktır. Bu program oluşturulduktan sonra, ülkemizde büyük sanayi yaratmak için her fert bu program dairesinde çalışmalı ve ekonomi bakanlığı da bu şahsi etkinliklerin başında gelen bir düzenleyici görevi üstlenmelidir.

Ziya GÖKALP

Kaynak: Türkçülüğün Esasları – Ziya Gökalp, Toker Yayınları, 2002
submitted by Inspektor907 to thepanturkism [link] [comments]


2018.12.12 09:55 MahirCakiroglu Türkiye, Astana Krizi Üzerine ABD Bildirgesini Eleştirdi

Türkiye, Astana Krizi Üzerine ABD Bildirgesini Eleştirdi

https://preview.redd.it/xjv1b3cv9t321.jpg?width=642&format=pjpg&auto=webp&s=27c81a62068a3a7d63d33237f8c728028091ee24
Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, "ABD Dışişleri Bakanlığı 'nın Suriye, James Jeffrey" nin Astana sürecinin Suriye'deki çöküşü olasılığına ilişkin özel temsilcisinin ifadesinin çok talihsiz olduğunu söyledi.
“Jeffrey’nin Astana konusundaki açıklaması çok talihsiz ve bunun onun kişisel fikri olduğunu düşünmüyorum. Bugün herkes Suriye'de bir ateşkesin sürdüğünü söylüyorsa, anayasal bir komite oluşturmak için çalışma sürüyor, bu da Astana'daki görüşmelerin gerçek sonuçlara sahip olduğu anlamına geliyor. Cenevre'de hiçbir şey olmadı, tek bir adım atılmadı. Ve eğer bugün Rusya ile İdlib'de bir anlaşmaya varabildiysek, bu, Astana'ya, Sochi'ye teşekkürler ”dedi TRT kanalında Çavuşoğlu.
Astana'daki son görüşme Kasım ayı sonunda gerçekleşti. Rusya, Türkiye, İran, BM özel elçisi, Suriye hükümetinin temsilcileri ve muhalefetin ülke-garantörlerinin delegasyonları katıldı. Sonuçlarına göre, Rus cumhurbaşkanının özel temsilcisi Alexander Lavrentiev, anayasa komitesinin oluşumunun Astana sürecinin tüm katılımcıları ile mutabakata varıldığını, ancak komitenin kompozisyonu üzerinde anlaşmanın mümkün olmadığını belirtti.
Aslında, ABD eleştirisi çok önemsizdir, çünkü desteklediği Cenevre formatı durmuş ve özel bir yaşam belirtisi göstermemiştir, kısmen de Özel Temsilciler Meclisi tarafından temsil edilen BM'nin ana organizatörünün ayrılışı nedeniyle ve Rusya'nın İran'ın isteksizliğinden dolayı ve Suriye bir şekilde onu yapıcı katılımı yoluyla yoğunlaştırıyor.
Astana'daki müzakereler, bu formatın tüm yaşamlardan daha canlı olduğunu ve böylelikle aynı Amerikalı ve Avrupalıların Suriye krizinin üstesinden gelmek için ana ve ana müzakere biçimini dikkate aldıkları Cenevre "kardeşini" kızdırdığını kanıtladı.
Suriye’de Astana’daki bir sonraki tur müzakereler Şubat 2019’un ilk yarısında yapılacak.

submitted by MahirCakiroglu to u/MahirCakiroglu [link] [comments]


2018.05.18 13:53 kitapbuch KİTAP YORUMU: "Uçurtma Avcısı" BUCHBESPRECHUNG:"Drachenläufer" BOOK REVIEW:"The Kite Runner"

UÇURTMA AVCISI Özgün Adı: The Kite Runner Yazarı : Khaled Hosseini Yayınevi : Everest Çeviren : Püren ÖZGÖREN Basım : 38. Basım, Ağustos 2014 (1.Basım, 2004) / 375 Sayfa Türü : Roman Kategori : Yetişkin
 Kitabın Yorumu Khaled HOSSEİNİ; romanları ünlenince, mesleği olan cerrahlığı bırakıp romancılığa geçiş yapan ABD vatandaşı (Afgan asıllı) yazardır. “Uçurtma Avcısı”; HOSSEİNİ'nin, ailece yaşadıkları mültecilik serüveninden esinlenerek yazdığı ve Afganistan’daki insanları, kültürü, savaşı ve göç olgusunu işlediği romanıdır. 
Romanda; bir çocuğun (Emir); ailesi, Afganistan’da geçen çocukluğu ve unutamadığı yakın arkadaşı Hasan, ailesinin Amerika’ya göçü, burada tutunma çabaları, babasının ölümü, evlenmesi ve nihayet vicdani bir sorumluluk duyarak ülkesine tekrar ziyarette bulunması konu ediliyor. 1975 – 2002 yılları arasında yaşanan ve özellikle Afganistan’la ilgili yakın tarihli olayların (Sovyet işgali, iç savaş, ABD’nin Afganistan’daki operasyonları) da anlatıldığı roman, esas olarak iki – üç aile arasındaki olayları ve kişisel ilişkileri anlatırken, toplumlararası kültürel farklılıklarını (ABD - Afganistan, Peştun - Hazara, İran - Afgan) da gözler önüne seriyor. Özellikle, okur; göç olgusunu ve mülteciliğin insanlar üzerindeki etkisini, eski ve yeni vatan arasındaki yaşam koşullarının farklılığını güçlü bir şekilde hissedebiliyor. Romanda ana vurgu olarak, bizce; “iyilik yapmak için yeterli cesarete sahip olmanın gerekliliği” ortaya konmuş. Kitaptaki iki olay akılda kalıcı. İlki; Emir’in arkadaşı Hasan ile olan ilişkileri (Emir’i vicdan muhasebesine sokan cesaret yoksunluğu). Diğeri ise; Emir ile babasının yaşadıkları üzerinden ele alınan ve daha gerçekçi ve duygusal olan “baba – oğul ilişkileri”. Romanın; cümleleri kısa, dili anlaşılır, anlatımı akıcı ve okuru etkilemesi üst seviyede. “Uçurtma Avcısı”na, duygusal bir roman diyebiliriz. Kişilerin olaylara tepkileri ile psikolojik tahliller, okuru romana sıkıca bağlıyor. Roman, dur durak bilmeyen olaylar ile bir film senaryosunu andırıyor. Yazarın güçlü tasvir kabiliyeti, olayları anlatış şekli (Emir’in ağzından), olayların seyri; romandan çok “anı” türünü okuyormuş hissi veriyor. Gerek “Uçurtma Avcısı” ve gerekse yazarın diğer romanı olan “Bin Muhteşem Güneş”in film olarak çekilmesi, kitaplarındaki özgün kurgunun yanında, KHALED’in canlı anlatım tarzından da kaynaklanıyor olabilir. Kitap, The New York Times'ın en çok satanlar listesinde bir numaraya kadar yükselmiş ve dünyada ilgi çekmeyi başarmış. Sonuç olarak; hem kendi toplumuna ve hem de iltica ettiği topluma uyum sağlayamayan bir ailenin hikayesi üzerinden "göç olgusunu anlayabilmek için" okunabilecek bir romandır. Kitaptan Alıntılar * “Hasan’ı da çağırmamı söyledi ama ben Hasan’ın yapılacak işleri olduğu yalanını uydurdum. Baba’yla baş başa kalmak istiyordum.” (Sayfa 15) * “Benim için Amerika, anılarımı gömeceğim yerdi. Baba için, anılarının yasını tutacağı bir yer.” (Sayfa 132) * “Ama bence Süreyya’nın geçmişini umursamayışımın en önemli nedeni, benim de kendime ait bir geçmişimin olmasıydı. Pişmanlık nedir, çok iyi biliyordum.” (Sayfa 184) * Yaşamımda öyle çok iyilikle karşılaşmıştım ki. Ve mutlulukla. Bunları hak edip etmediğimi merak ediyordum.” (Sayfa 187) * “Sohrap’ın suskun olduğunu söylemek yanlış olur. Suskunluk huzur içeriyor. Sakinlik, dinginlik. Yaşam düğmesinin sesini kısmak gibi. Sessizlik ise düğmeyi kapatmak. Kesmek. Tamamen durdurmak.”(Sayfa 364)
 * Değerlendirmem * 8/10 * Dış Değerlendirmeler * 
submitted by kitapbuch to u/kitapbuch [link] [comments]


2017.10.16 19:07 creatlings Abdurrahman Dilipak'ın yazısı

Biliyorsunuz ki Abdurrahman Dilipak akitte köşe yazarı ve 90'ların siyasal islamcılarından. Yeniakit linki vermemek için yazısını direk buraya aktarıyorum. "Allah , kitap , din" girdiği yerleri kırptım. Şimdi "abdurrahman kim yaw , boktan yeniakit yazarı işte:d" falan demeyin bu adam akpnin kurucularından ve erdoğan'a en yakın adamlardan biri. Sanki bir de bütün işledikleri suçları ifşa etmişler gibi :d
Senaryo netleşiyor. Türkiye’yi, diktatörlük, soygun ve teröre destek vermekle, kara para cenneti olmakla suçlayacaklar.
Libya’da savcılık, büyük çoğunluğu Türkiye ve Katar’da bulunduğu ileri sürülen 826 kişi hakkında tutuklama kararı verdi. Bunların arkası gelecek. Bu başlık altında oluşturulan 5000 sayfalık dosya 5 yıldır masalarında bekliyor. Yurtiçi ve yurtdışından telefon kayıtları, videolar, hacklenen e-mail dosyaları, server’ler..
Sadece AK Parti, bazı bakanlıklar ve resmi kurumlar yok bu dosyalarda, bazı şirketler, patronlar, gazeteciler, bürokratlar, STK’lar, herkes var.
Aha bunu bir kenara not edin, 15 Temmuz’un 2. Dalgası böyle geliyor. Siz belediye başkanları, il ilçe başkanları ile uğraşadurun.
Nijerya’da Bokoharam’a Türkiye’nin silah verdiği iddiasını ortaya atarlarsa şaşmayın. Bu yıl mayıs ayı sonunda basında “Nijerya gümrük polisi, Türkiye›den yola çıktığı belirtilen silah yüklü bir gemiyi Lagos limanında yakalayıp el koydu” haberi gibi daha onlarca haber. Somali, Sudan, Libya.. Balkanlar, Kafkaslar.. Duyunca inanamayacaksınız. Tabii, bu arada bölgede ABD’nin çarkına çomak sokan herkes, Erdoğan’ın, AK Parti’nin işbirlikçisi, tetikçisi çıkacak. Onlardan para ve uçkur peşinde olanların kasetleri ortaya dökülecek, paracıklarına el koyacaklar..
O AK Parti’nin devrinde ceplerini doldurup, har vurup harman savuranlar için kış kapıda.
AK Parti çevresindeki birtakım VIP elemanların maskesini siz indirmediniz, onlar sizin adınıza her haltı yediler, her bilgi ve belgeyi adresine göndermeye devam ettiler. Şimdi onlar kendileri indirecekler maskelerini.
Birileri AK Parti’den gideceklerin listesini durup dururken sızdırmıyor basına. Bunlara kurtuluş için “Meral ananın gemisi”ni adres gösterecekler. “Hizmet” sözü verirseniz pişmanlık gösterirseniz, cezanızı affedebilirler.
ABD dışişleri açıkladı. Vize krizi elçinin başının altından çıkmamış. Bunu görelim. FETÖ ABD elçiliğine sızmadı, zaten beraber çalışıyorlar, FETÖ onların maşası. Bunların PYD ve PKK ile işbirliği, Irak’taki garnizon komutanının kişisel inisiyatifi değil.
Bakın, nasıl BOP çerçevesinde Türkiye üzerinden bir işgal senaryosu hazırladı iseler, aynı şekilde, yine Türkiye üzerinden yapacakları işler ile bağlantılı bir bölge ve dünya senaryosu var.
Rusya ve İran bu süreçte birlikte hareket edecek. Yoksa onlar da bu senaryoda ABD karşısında zor durumda kalacak.
Mahşerin iki atlısından biri Pentagon diğeri FED! Türkiye ile birlikte doğudan batıdan birçok ülke, politikacı ve sermaye grubuna operasyon yapmayı planlıyorlar.
Tabii bu onların planı. Allah’ın da bir hükmü var. Galib olacak olan O’nun hükmüdür.
Beklenen ekim sendromu buydu. Aralık’a kadar süreleri var. Öyle planlamışlar.
Türkiye’yi işgal senaryoları konuşuluyordu, Güneyden, kuzeyden, doğudan batıdan bir kuşatmadan söz ediyorlardı. Ne olacaksa olacak. Biz sınırı geçtik. Karşımızda kim var belli.
Bakalım BM ne yapacak. NATO nerede duracak. AB’nin tavrı ne olacak. İsrail ve Vatikan nasıl bir yol izleyecek. İslam dünyası ve Arap dünyası, ülkeler ve halklar bu denklemde nerede duracak?
Ülke yöneticileri ABD’nin yanında, halklar, Türkiye ile beraber olursa ne olacak!
O 15 Temmuz ruhu, bütün inanmış insanları, erdemli, mazlum ve vicdan sahibi insanları bir araya getirebilir.. Haksızlığa, zulme ve sömürüye karşı ortak bir cephede buluşturabilir.
O, CHP, HDP ve Akşener sacayağına sürülmeye çalışan sağ, sol, liberal insanlar oynanan oyunu görüp, vicdani bir refleksle ya da sağduyu ile inanç, geçmiş ve tarihten gelen bir ferasetle aklıselim bir duruş sergileyebilirler.. Türkiye’nin kurtuluşu bu derin akılda gizli.
Çözüm belli: Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol.
İşte bugünler için o FETÖ’cü dediğiniz sanıklar direnmeye devam ediyorlardı. Bekledikleri FETÖ’nün kerameti zanneddikleri şey Pentagon ve CIA’nın, FED’in operasyon planından başka bir şey değil.
Bakın, korku ve telaşa gerek yok. Her şey olacağına varır. Sabır.. Akıllı, dürüst ve cesur olacağız. Tereddüt yok. Kriz yiğidin kamçısıdır. Bu kriz bizim değil kapitalizmin krizidir. Bu kriz canavarını kim kontrol ederse bu vahşi canavar ona hizmet eder..
Büyük devrimler, büyük dönüşümler, büyük sarsıntılar, büyük olaylardan sonra gerçekleşir.
Daha önce faşizm yıkıldı. Bunun nasıl olduğunu biliyorsunuz. Almanya ve İtalya yerle bir edildi. Sonra komünizm yıkıldı. Çin ve Rusya’yı, Balkanları, Kafkasya’yı, Latin Amerika’yı hatırlayın. Bugün çökmekte olan kapitalizm ve Siyonizm’dir. Bu yıkımın dehşeti daha büyük olacak ve bu krizden bütün dünya etkilenecek.
Bakın, ABD bu inadından vazgeçmez, vazgeçemez. Ama bu krizi iç ve dış şartlara göre yöneteceğinden emin olmazsa erteler. Asla vazgeçmeyecektir. Zamanı ve zemini kollayacaktır. ABD derin devleti, FETÖ’nün yüzüne-gözüne bulaştırdığı yarım kalan işini tamamlamak için harekete geçiyor. Eğer geri adım atıyor gibi görünüyorsa mutlaka başka bir yol deniyordur. Ok yaydan çıktı. ABD suçüstü oldu. Yarının çok geç olmasından korkuyor. Saldırgan politikası korkusundan. Gelecek günlerin geçen günleri aratmasından korkuyor. Yeni bir yenilginin daha büyük bir felakete dönüşmesinin tedirginliğini yaşıyor bu arada.
Biz tarihin yaşayan tanıklarıyız! Acı, trajedilerle dolu ama aynı zamanda onurlu bir mücadeleyi içinde barındıran bir döneme hazır olun. Bu bedeli ne kadar geç ödersek, trajedi o kadar büyük olacaktı.
Hastalığın acısından kurtulmak için ameliyatın acısına katlanmak gerek.
Unutmayın: Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu zamandır.
Amerika’nın safında, Neo Haçlı ordusuna asker yazılanlar bu dünyaları ile birlikte ahiretlerini de kaybedecekler. Bizi bekleyen ise cennet ve onurlu bir gelecek olacaktır inşallah!
Ecelimizden önce ölecek ya da sonra ölecek değiliz. Rızgımızdan az ya da çok da yemeyeceğiz.
submitted by creatlings to Turkey [link] [comments]


2016.08.09 02:22 MassRain İdama önce kendi vicdanlarımızdan başlamamız gerek.

Normalde böyle polemiklerin & tartışmaların iyice içine girmeyi yıllar önce bıraktım hem din hem siyasi konularda, ama bugün kötü haberler aldım uyku tutmadı.Yazayım bişeyler dedim biraz can sıkıntısı alır belki.Özet, tldr yok maalesef canınız sağolsun.İyi geceler hepinize.
Uzun zaman değil öyle, birkaç yıl önce "sahte" bile değil; olmayan delillerle ısmarlama davalarla yüzlerce suçsuz insanı içeri aldılar.Ailelerinden, çocuklarından ayırdılar vatan sevgisinden başka suçları olmayan insanları.Sonra yapılan özür; kandırıldık oldu.Hatasını kabul etme yok, zira hatasını kabul eden istifa eder.Hiç utanmadan insanların, mikrofonların karşısına çıkıp söylendi bu.Bir terörist gruba sempatin var, yıllarca yardım ettin; yataklık yaptın; onlarca insanın emeğinin çalınmasına aracı ve seyirci oldun;onlarca insanın çocuğun hakkını yedin ve sonra kandırıldım pardon diyip hiç ceza almadan işin içinden çıktın.
Böyle bir ülkede; "idam geri gelsin" furyası dönmeye başladı.İdam cezasını isteyenler herkes dolaylı olarak katil gibidir.Gerçek suçluların sadece büyük insanların arkasında takıldıklarından dolayı sokakta özgürce dolaştığı yerde tüm bu Ergenekon, Balyoz ve kişisel birçok yanlış davası bulunan insan idam tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı/kalacak.Hapislerde boş yere yıllarca yatanların haberlerini görüyoruz.O yıllarda ergenekon ve balyozdan içerde olanların arkalarından söylenenleri de, ailelerinin görüntüleri ekranlara geldiğinde sevinçten masturbasyon yapanları da..Hoş böyle insanların olduğu,cahilliğin diz boyu gezdiği, her gün toplu tecavüz haberlerinin görüldüğü,beynini kullanmayan Türklükten uzaklaşıp araplaşmış toplumun arttığı , medeniyetsiz, karşısındaki insana,düşüncesine ve hukuka saygısızlığın olduğu yerde masum insanlardan ve masumiyetten bahsetmek de boş.
Şimdiki darbe suçlularının idam cezasına maruz kalamayacakları da ortada ama idam ağızdan düşmüyor güç gösterisi yapar gibi.Özellikle siyası suçlular, ülkede idam varsa global hukuk yasalarından dolayı iade edilemez.Yunanistana kaçanlar mesela, yada direk elebaşı Feto.Ayrıca hukuk geriye doğru işleyemez.Bir kişinin suçu işlediği sırada hukuk nasıl işliyorsa öyle kalır.Bu hüküm sadece anayasadan değil yüzyıllar önceden kalma.Bu uluslararası kabul edilmiş bir ilke çok uzun zamandır.Bu ilkenin değiştirilmesi yada iplenmemesi öyle basit kafana göre yapabileceğin birşey değil.Ülkeyi ülke statüsünden çıkartan bir durum.Dünyada Türk vatandaşını pasaport vizeyi bırak, insan olarak tanımayacak bir duruma getirecek bir durum.Onlarca yıllık anlaşmaların geçerliliğini yitirmesi gibi.AB'ni zaten geçtim.Daha bu yılın başında vize kaldırılacakken şimdi diyorlar ki AB bizi almasın zaten almayacak.Bilmiyorsunuz ki belediyelerin yaptığı kaldırım bile çatır çatır harcanan AB fonlarıyla yapılıyor.Öğrencilerin yurtdışında okumaları , burs almaları, üniversite diplomaları hala AB ile ilişkili.Turizmi ve teknolojiyi, ithalatı ihracatı geçtim zaten.Avrupa Birliği ismi bile hala ülkeye faydalı.Dini imanları para olanlara söyleyeyim dedim.Gerçi zaten yabancı yatırımcılar bir bir çekilmeye başlamışlar, liste falan dolaşıyordu.Turizm zaten bitik.Çok sevdiğiniz araplarda hemen arkalarını dönerler yakında.Hoş dünyada çizdiği görüntü;basın özgürlüğünün olmadığı,nefret ve ırkçılığın tavan olduğu, kadına şiddetin hergün yaşandığı aslında hiçte istikrarlı olmayan bir yer olarak görüldüğü ülkede çok bile kaldılar bu yabancı şirketler.
1984den beri kimse idan edilmemiş oysa idam 2002de kaldırılmış.Apo iti bile idamı bırak kendi adasında takılıyor.Hoş idam edilip kurtulmasını istemem, sürünsün daha iyi diye düşünüyordum ama sonra aklıma "sürekli gidip gelen heyetler ve fikir alışverişleri" geliyor.Bu Fetocuları asalım diyenlerin çoğu eminim 1 gün sokağa çıkıp apoyu asın dememiştir.Bugün elinde Türk bayraklarıyla demokrasi bayramı yapan ortadoğulular, duyar kasanlar keşke bu kadar duyarı PKK terörüne kassaydı bu şeyler artık "normal" olmayacaktı.Teröre kaybettiğimiz her asker, hayatı olan o bireyler bizim için sadece bir numara ve sayı olmuş durumda.3 şehit, 5 şehit...Yakınlarımda olduğundan biliyorum; o kaybedilen her bir insanın kendi aileleri, eşleri çocukları anneleri var.Acısı hiçbir zaman unutulmuyor.Televizyonda her gün "3-4-5 10 15" diye numarayla geçiştirilip giden haberlerin hepsi daha fazla deşiyor o acıları.Sonra bu acılara sebep olan hevaller "sınır kapısında" megrilerle karşılanıyor.2 sene sonrada ülkenin başkentinde 100lerce hayat yine yokoluyor.Keşke inansaydım da içim rahat olsaydı elebaşına sayın diyen ve onu seven herkesin bu acıların hesabını vereceğini bilerekten.Neyse idama geri döneyim.
Bir Amerika(ki sadece bazı eyaletlerde var) ve Japonya herkesin ağzında, hiç Suudi arabistanda da var, İranda da var diyeni duydunuz mu?Her zaman batıya küfür ederler ama işine gelince örnek alırlar.Bu "batı medeniyetsizliği" diyen çomarlar Fransa'da gün/gece boyu bedava hizmet veren taksilere karşılık havaalanı patlamasında insanlar uzuvlarını ellerinde tutarken "köşeye kadar da olsa 100$ diyenler" aynı insanlar.Amerika'da eşcinsel evlilik de var, hadi örnek alın onu da.Çok uzağa gitmeye gerek de yok, hakkında yolsuzluk iddaları dönenlerin makamına hakaret etmemek için istifa etmesini de örnek alabilirsiniz.Dün beslediği kargaların bugun kendilerini tırmaladığı zaman,"sry kb kandırıldım" diyip yargılanmayan aksine mağduriyetten yine sempati ve oy/güç aldığı başka bi ülke örnek gösteremezsiniz mesela, her yıl gerilla terörüne yüzlerce askerin yitirildiği bir "istikrarlı" ülke gösteremeyeceğiniz gibi.Sanıyorsunuz ki Amerika ve Japonya da günde bin tane normal suçlu kişi idam ediliyor.2 ülke tarihi boyunca o kadar idam olmamıştır.Kaldı ki idam davaları en az 10 yıl sürüyor bu ülkelerde.Ha birde "besleyelim mi" muhabbeti var, yok kurtaralım ömür boyu hapisten..Kaynağı kaybettim ama idamla yargılanan ve hükmü idam olan davaların aslında maddi ve zaman olarak bu devletlere daha pahalıya patladığını okumuştum.
Mağduriyet demişken "Menderes'i astınız" bi ara kimsenin ağzından düşmüyordu.Fatih Rüştü Zorlu'nun hikayesini anlatırdı herkes ne oldu?Yine siz unuttunuz onları ama biz hatırlıyoruz..Ne arar bu insanlarda utanma, haysiyet ve şeref.Bugün asıp yarın ismini biryere verip onurlandırmak geçmişimizde var.Adnan menderes havaalanı,Hasan polatkan lisesi, Fatih Rüştü zorlu lisesi,Deniz gezmiş parkı, Üç fidan parkı.Tabi bunun sebebi de idam edilenlerin çocuk tecavüzcüsü, sapık, darbeci yada vatan haini olmaması.Tıpkı bundan sonra olacağı gibi idam edilenler gücü karşısına alan siyasiler, gazeteciler,yazarlar, aydınlar yada öğrenciler.Ha tecavüzcüyü, sapığı asmakla iş bitmiyor zaten, daha fazlası geliyor.Düşünmüyorlar ki toplumu eğitmeyi,insanları suçtan uzak tutmaya çalışmayı.Gelsin idam bence, çünkü bu düzende zaten bu çomarlar güle oynaya istediğini yapıyor ve öldürmekten beter ediyorlar kendilerinden olmayan her kitleyi ufak bir mağduriyet oyunu bularak ve "vatan haini" olmakla damgalayarak.Vatan haini damgası zaten nereye çekersen oraya gider.Dünki mitinge en ufak ağzını açanlar, 4 sene önce ailesini parçaladığınız ama bugün fotoğraflarını paylaşıp kahraman yaptığınız askerler hep vatan haini.Bunlar olmasa bile elbet birşey bulunur bu vatanını çok seven megri megriler tarafından."Witchunt'ı" biraz araştırın, sizin kadim hastalığınız bu."Cadı olduğundan kuşkulanılan kadının suya atıldığında batmayacağına dair inanış gereği, kadın elleri ve ayakları bağlanarak suya atılır, batmazsa, şeytan tarafından ele geçirildiği anlaşıldığı için canlı canlı ateşe atılırdı. Kadın suya batarsa, masum olduğu anlaşılırdı.Kadın boğularak ölmüş olurdu ama nasılsa masum günahsız,cennete gidecek." Alıntı burdan.Aynaya bakıyormuş gibi hissettiniz değil mi?Keşke aynaya ihtiyaç olmadan bakabilseniz de ülkenin göz göre göre iran hatta ırak olmaya gittiğini farketseniz.İşte bu yüzden özellikle idam gibi tartışılması bile kötü olan bir konuda artık millet ülkeden gitmenin peşinde.
TL:DR yok kusura bakmayın.Pro-akp spamlarınıza devam edin.Eskiden az buçuk okuyordum şurayı zaten iyice soğudum.Gün boyu akp spamı yapan 2 arkadaştan başka bişey yok.E millet bunlardan sıkılınca altında tartışma eksik olmuyor tabi bu başlıkların.En ufak ağzını açsan, "Burası niye böyle saygısız".Yine mağduriyet yani anlayacağınız.Suç sizde değil buna göz yumanlarda, tölerans gösterenlerde.
Çok karamsar olmuş gibi de ne yapalım.Neyse gün olur devran döner de diyemiyorum, en azından kendimin görebileceğini sanmıyorum o döngüyü, ya da sizin cahilliğinizi attığınızı.Medyada o sıralar ne dönüyorsa hiç sorgulamadan, "oku"madan,düşünmeden alıp ağzında sakız yapanlar katillerle, hırsızlarla yürüyenler tüm bu suçların, acıların ve hayatların sorumluluğuna ortak olmakta, vicdanları temiz değil.
submitted by MassRain to Turkey [link] [comments]


The Verdict: Meet Ryan Kiesel PLASEBO ETKİSİ - KİŞİSEL GELİŞİM ORTAK İNANÇ PSİKOLOJİSİ- KİŞİSEL GELİŞİM VİDEOLARI NE KADAR ZEKİYİM? Dünya Malı İran Filmi Türkçe Dublaj Kişisel Gelişimin “Gelmişi Geçmişi” Zaim Mirza KİŞİSEL GELİŞİM UZMANI AHMET CAN

Sinan Sertel – Kişisel

  1. The Verdict: Meet Ryan Kiesel
  2. PLASEBO ETKİSİ - KİŞİSEL GELİŞİM
  3. ORTAK İNANÇ PSİKOLOJİSİ- KİŞİSEL GELİŞİM VİDEOLARI
  4. NE KADAR ZEKİYİM?
  5. Dünya Malı İran Filmi Türkçe Dublaj
  6. Kişisel Gelişimin “Gelmişi Geçmişi” Zaim Mirza
  7. KİŞİSEL GELİŞİM UZMANI AHMET CAN

Aynı şeyi herkes yapıyor diye doğru sayamayacağımız gibi, doğru bir şeyi kimse yapmıyor diye de yoksayamayız. İnsanoğlu 150 yıl öncesine kadar geçmişindeki ç... BLÖF YAPMAK - KİŞİSEL GELİŞİM VİDEOLARI - Duration: 24:17. Haluk TATAR 504,039 views. ... AMERİKA NEDEN İRAN'DAN NEFRET EDİYOR? - İRAN İSLAM DEVRİMİ - Duration: 29:07. Ahmet CAN 'hızlı algılama - Hızlı Okuma ve %100 kONSANTRASYON' TRT DİYANET 29.04.2015 - Duration: 31:17. Ahmet CAN 18,674 views amerİka neden İran'dan nefret edİyor? - İran İslam devrİmİ ... bİrden fazla İŞİ ayni anda yapmak - kİŞİsel gelİŞİm vİdeolari - duration: 27:54. haluk tatar 217,942 ... The Verdict's hosts, Mick Cornett and Kent Meyers, with guest Ryan Kiesel, Executive Director, ACLU of Oklahoma. Debut date: March 29, 2020. 312 videos Play all Kişisel Gelişim Tavsiye Haluk TATAR ÇOK FAZLI UYKU - DAHA AZ UYUMAK ve VERİMLİ YAŞAMAK - Duration: 17:28. Haluk TATAR 578,600 views FULL Uncut 'Aang vs. Fire Lord Ozai Final Battle' 🔥 Avatar - Duration: 13:51. Avatar: The Last Airbender 25,590,524 views